<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895</id><updated>2012-02-16T09:21:47.099-08:00</updated><category term='lar'/><category term='insancalar'/><category term='ca'/><category term='insan'/><title type='text'>insancalar</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-7644310863098206040</id><published>2011-12-18T06:04:00.001-08:00</published><updated>2011-12-18T11:09:16.093-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>'İçimde kalan bir şey yok'</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-esaUt6s4euo/Tu3zMnDJCHI/AAAAAAAAAuQ/Sgp4FgEarhc/s1600/cesaria.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 270px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-esaUt6s4euo/Tu3zMnDJCHI/AAAAAAAAAuQ/Sgp4FgEarhc/s400/cesaria.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687469302404941938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Cesaria Evora gitmiş. 2006'da konuşma şansına nail olmuştum. Nur içinde gezsin.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Açık Denizin Zigzagları ve Esleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesaria Evora nam-ı diğer Çıplak Ayaklı Diva, son albümü Rogamar’ın turnesi kapsamında  8-9-10 temmuz tarihlerinde İstanbul, Bodrum ve KKTC’de  vereceği 3 konserle dinleyiciyle buluşacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Rolling Stone, 2006. Seda Arıcıoğlu) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haritanın her köşesine iç geçirerek bakan potansiyel bir gezgin değilseniz ve fakat Cabo Verde'nin nerede olduğunu biliyorsanız muhtemelen Cesaria Evora ile tanışıksınız. Atlas Okyanusu’nda 15-17 kuzey paralelleri arasında yer alan 10 volkanik ada ve sekiz adacıktan oluşan Cabo Verde’nin geleneksel müziği, bu güzel insan sayesinde semaları ve okyanusları aşıp neredeyse blues kadar evrensel bir müziğe dönüştü. &lt;br /&gt;1941 yılında Mindelo’da (Cabo Verde) doğan Cesaria Evora’nın müzik kariyerinin yetimhane korosunda başladığı söylenebilir.16 yaşında büyük bir aşkla bağlandığı gemici sevgilisi Eduardo’dan Cabo Verde geleneksel müziğini öğrenip yerel barlarda morna denilen; aşk, neşe, karşılaşmalar ve terkedişleri daha doğru bir ifadeyle hayatı ama özellikle adadaki hayatı anlatan şarkıları seslendirdi. Bugün 65 yaşında olan Evora’nın hayatına  belki de makas değiştirten  bu eski aşkı hatırlayarak, SG Gigante marka Portekiz sigarası ve konyakla derinleşmiş sesiyle ‘En büyük aşkım müzik oldu benim. Erkekler gelir ve gider ama müzik hep hayatınızdadır’ deyiverişinde, insanı bilmenin ve insanla başetmeyi öğrenmenin yol açtığı tevazuu ve vurdumduymazlık ne güzel bir arada yaşıyorlar. &lt;br /&gt;Adanın 1975’te Portekiz kolonisi olmaktan çıkması Çıplak Ayaklı Diva’ya sesini daha geniş kitlelere ulaştırma şansı verdi. O yıllarda  yüksek sosyetenin kabulünü kazanması aklına ayakkabı giyme düşüncesini falan getirmedi.  Le Monde gazetesinden Veronique Mortaigne’in  " Cesaria Evora, capcanlı bir ellilik, hınzır bir sadakatle morna söylüyor... O bar şarkıcılarının aristokrasisine aittir"  diyerek gönderme yaptığı yıllar için Cesaria ‘tek bildiğim o deneyimin bana çok şey öğrettiği ve müzikal yaşantımın en harika dönemlerinden biri olduğudur’ diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçının, ilk albümü ‘La Diva aux Pieds Nus’yu kaydedeceği 47 yaşının öncesinde yaşadığı 10 sene onun müzikten bile koptuğu  kara yılları olarak bilinir. Evora’nın De Silva isimli genç bir Fransız prodüktörün Paris’te albüm yapma teklifini ‘kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı ve Paris’i daha önce görmediği için’ kabul ettiği 1988 yılından bugüne değin süren yaratım süreci düşünüldüğünde o on kara yıl bir hazırlık dönemi olarak algılanabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesaria Evora’nın ‘Deniz, adada yaşayan insanlar için hep oradadır, aklımızdan çıkmaz. Bizi saklar ve korur. O umut kaynağıdır. Adına sık sık dualar edilir. Cabo Verde’de çoğu insan bu sonsuz büyüklükten beslenir’ diyerek anlatığı son albümü Rogamar (Roga:dua etmek, mar:deniz) Mindelo, Paris ve Rio de Janerio’da kaydedildi. Albümün prodüktörü; 1999’dan beri sahnede Cesaria’ya eşlik eden piyanist Fernando Andrade. Piyano, cavaquinho (Gitar ailesinden, dört telli, küçük Portekiz çalgısı), biraz saksafon ve vurmalılar Cesaria’nın yumuşak sesiyle beraber deniz'le sohbetteler. Portekiz kreole dilindeki şarkıların ne dediğini anlamadan söylediklerini hissediyoruz; işte tam da buna müzik deniyor... &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt; Deniz sırdaşımdır&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz, dur ve dinle&lt;br /&gt;Dinle Şikayetimi&lt;br /&gt;İyi dinle&lt;br /&gt;Kederime gülüp geçme&lt;br /&gt;Bu alemin koca dili&lt;br /&gt;Senin derinliklerinen bile uzun&lt;br /&gt;Kalbimi  kırdı, aşkımdan etti beni&lt;br /&gt;Haksızsam söyle &lt;br /&gt;Sırdaşım ol benim&lt;br /&gt;Acımı paylaş&lt;br /&gt;Sevincimi de&lt;br /&gt;   (The Sea Is My Confidant, Rogamar, 2006)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Haritada ne kadar baştan çıkarıcı görünüyor. Dünyanın en güzel noktasında sanki  Cabo Verde...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet :) Cabo Verde hepsi de harika bir iklime sahip, on ayrı adadan oluşuyor. Enfes balıklarımız, deniz ürünlerimiz ve güzel kadınlarımız var. Biz hayatımızın günden güne nasıl bir şekil aldığını müzikle ifade ederiz. Müziğimiz aşktan, göçten ve tabii ki bizi çevreleyen denizden söz eder. Yani bizim için önemli olan her şeyden. Kap Verde; Atlas Okyanusunda, Moritanya açıklarında  küçük bir ülke ama her zaman dış dünyaya açık bir ülke olmuştur. Coğrafi konumu sayesinde birçok üçüncü dünya ülkesinden çok daha şanslı durumdadır. Adalarda birçok farklı müzik türü dinlenir; rap, reggae, rock, pop, folk, samba, bossa ve diğerleri… Ama şu sıralar en çok dinlenen Zouk. Benim müziğim ise geleneksel Kap Verde müziğidir, ben sadece  Kap Verde müziğinden beslenirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu on adada yaşam biçimi veya kültürel yapı anlamında bir bütünlük var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Adalar coğrafi olarak birbirlerinden çok farklıdır. Bazı adalar volkanik dağlarla kaplıyken, diğerleri dümdüzdür ve manzara inanamayacağınız ölçüde değişir. Ama buna rağmen yaşam biçimi adadan adaya öyle büyük, belirgin farklılıklar göstermez .  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;İlk kez 47 yaşında ayrılmışsınız adadan..&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Çok genç yaşlardan itibaren doğduğum adada ve diğer Kap Verde adalarında şarkı söyledim. Ama daha sonra yapımcım ve menajerim olacak José de Silva ile ilk karşılaşmamız Lizbon’da gerçekleşti. Cabo Verde’den ayrıldığımda 47 yaşında olduğum doğru. Avrupa’ya geldiğimden beri hayatım çok değişti. Özellikle de mali açıdan ki, bunların hepsi Fransa sayesinde oldu. Öte yandan, CaboVerde’den ayrılmasaydım, hayatıma ve müziğime ülkemde devam etmiş olacaktım sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şansa inanır mısınız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sanırım hayatım boyunca hep çok şanslı oldum. İçimde kalan bir şey yok. Düşünüyorum da başıma gelenler hep mutluluk verici şeyler ve ben bundan faydalanabildiğim kadar çok faydalanacağım. Benim kaderim böyle yazılmış diye düşünüyorum. Bu kapı benim için açıktı ve  içeri girmeyi başardım.  Ben rüyalara inanmam. Güzel rüyalar gördüğüm çok oldu ama uyandığımda... İşte bilirsin... Hepsi sadece bir rüyadır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fantcha’yı  Amerika’da kalması için yüreklendirmiş, ona “her ülkenin bir Tanrısı vardır” demişsiniz…&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Fantcha çok yakın bir arkadaşım. Benden çok daha genç olmasına rağmen uzun zaman içtiğimiz su ayrı gitmedi. Cabo Verde’de sanat kariyeri yapmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için onun Amerika’ya gitmesine yardımcı oldum. Cabo Verde’den ayrılan birçok sanatçı iyi kötü müzik tutkularını sürdürebildiler. Fransa, Portekiz, Hollanda ya da başka yer olsun fark etmez, sonuçta nerede olursak olalım Tanrı bize el uzatır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Biz de inanırız buna :) Türkiye'yi daha önce de ziyaret ettiniz..  Burada kesinlikle söyleyeceğiniz şarkılar nedir? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet Türkiye’yi çok sık ziyaret ettim. Çok da seviyorum ama bir turist olarak gezmeye pek vaktim olmuyor. Toplum olarak gideceğiniz yönü belirlemek size, ülkenize bağlıdır. Şarkılar sürpriz olsun ama Sodade’ı mutlaka söyleyeceğim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hayatınız iyi bir film olur mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hiç sinemayla uğraşmadım. Oyunculuk kabiliyetim pek yok. Benimle ve Cabo Verde ile ilgili kitaplar ve filmler var. Yine de neden olmasın? Anlatacak çok şeyim olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müzisyen bir aileden geliyorsunuz, tek vokalist sizsiniz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyi bir sese her türlü enstrüman eşlik edebilir çünkü iyi bir ses her türlü enstrümana eşlik edebilir. Güzel melodisi olan güzel bir şarkıyı söylerken size eşlik edilmesinden daha güzel ve güçlü bir şey bulmak çok çok zor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu katarsis size iyi geliyor olmalı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Müziğimiz hem melankolik hem de neşelidir. Kesinlikle hüzünlü bir müziktir ama mutluluğu da barındırır. Sanırım ben de öyleyim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Adanın kültür elçisi seçilmeniz hayatınıza politikayı soktu mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Açıkça söylemek gerekirse politika beni hiç ilgilendirmiyor. Ve bu işlerden hiç anlamıyorum zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Siz insanın içini ısıtıyorsunuz çünkü. Sevgi dolusunuz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Başka türlü nasıl olunur bilmiyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 TEMMUZ 2006 SAAT:21.00 - YILDIZLI TURKCELL GECELERİ - BODRUM ANTİK TİYATRO&lt;br /&gt;9 TEMMUZ 2006 SAAT 22.00 - ISTANBUL - A'JIA&lt;br /&gt;10 TEMMUZ 2006 SAAT 21.00 - 10.MAGUSA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ, KKTC- SALAMİS ANTİK TİYATRO&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988 Lusafrica tarafından doldurulan ilk albüm La Diva aux pieds nus piyasaya çıkar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990  Akustik morna ve elektrik koladeralar barındıran Distino di Belitada’dan sonra tamamıyla akustik kayıtla farklı bir şey denemeye karar verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991 İlk akustik albümü  Mar Azul için Fransa'da verdiği konserler az sayıda Cabo Verdeli hayranı çeker fakat Angouleme Konseri basının ilgisini uyandırır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1992 Miss Perfumado  Fransa'da piyasaya sürülür. Basın, Cesaria'yı Billie Holliday, Edit Piaf gibi sanatçılarla  karşılaştırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993 Miss Perfumado   300,000’den fazla satarak bir hit albüm olur. Lizbon’daki ilk konserde polis içeri giremeyen hayran kitlesini uzaklaştırmak zorunda kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994 BMG'yle anlaşma imzalanır ve şirket Sodade, les plus belles Mornas de Cesaria  adı altında bir derleme piyasaya sürer. &lt;br /&gt;  1995 Cesaria albümüyle ilk Kuzey Amerika turuna başlar. Madonna, David Byrne, Brandford Marsalis ve New York sosyetesi onu görmek için Bottom Line yollarına düşer. Goran Bregovic, Underground(Emir Kustrica) filmmüzikleri için Ausencia şarkısını seslendirmesini teklif eder.&lt;br /&gt; 1996  Fransa (40 konser), İsviçre, Belçika, Brezilya, Almanya (11 konser), Hong Kong, İtalya, İsveç, ABD ve Kanada (30 konser), Senegal, Fildişi Sahilleri ve Queen Elizabeth Hall'de ilk Londra konseri.&lt;br /&gt; 1997  Cabo Verde, Grammy ödüllerine aday gösterilir.&lt;br /&gt;1998 BMG, Büyük Umutlar filmmüziği olarak bir önceki sene kaydedilen "Besame Mucho" yu (İspanyolca olarak) içeren, ilk Best of Cesaria Evora albümünü piyasaya sürer. Bu albüm, üç ay sonra  Fransa'da altın albüm ödülünü alır.  &lt;br /&gt;1999  ABD'de 1998'de çıkan Miss Perfumado Grammy’e aday gösterilir. Cafe Atlantico piyasaya sürülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000 Café Atlantico Grammy’e aday gösterilir ve Cesaria, Fransız Victoire de la Müzik ödüllerinde "En İyi Dünya Albümü" ile ödüllendirilir. İlk büyük Güney Amerika Turuna başlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 Cesaria, 8. stüdyo albümü  Sao Vicente di longe’de yaklaşık altmış müzisyen, düzenleyici ve ses mühendisi ile beraber çalışır. Albüm, Café Atlantico kadar büyük bir başarı elde eder. ABD'de Grammy ve Fransa'da ‘Victoire de la Music’ ödülleri için aday gösterilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002 BMG, en beğenilen parçaların canlı performanslarını ve Cesaria’nın yakın arkadaşı, Angola müziğinin en iyi vokal sanatçılarından Bonga ile beraber seslendirği ‘Sodade'nin yeni versiyonunu derleyerek bir Antoloji çıkarır; Cesaria Evora Anthology. Aynı yıl Live In Paris DVD’si de piyasaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 Güncel Dünya Müziği Kategorisinde Voz D’amor albümüyle Grammy ödülü alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 Live D'Amor (DVD) piyasaya çıkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 Rogamar. Cesaria Evora şu anda albüm turnesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Cabo Verde (Cabo Verde Cumhuriyeti, Başkent:Praia) Atlas Okyanusu’nda, Senegal ve Moritanya açıklarında yer alan bir Afrika ülkesidir.&lt;br /&gt;• Adalardan en büyükleri (Santiago, Santo Antao, Boa Vista)  50-60.km. uzunluğundadır. &lt;br /&gt;• Ada dört mevsim yaz yaşar. Ağustos, eylül, ekim yağmur aylarıdır ama yağış oranı yıldan yıla ve adadan adaya değişir ve sağı solu belli olmaz. Deniz suyu sıcaklığı: En düşük 21°(şubat, mart), en yüksek 25° (eylül,ekim) &lt;br /&gt;• Geleneksel yemek: ‘catchupa’&lt;br /&gt;• 1456’da Portekizliler adalara geldiğinde yerleşim yoktu. &lt;br /&gt;• Adalar 1975’te Portekiz’den bağımsızlıklarını kazanana değin tipik bir koloni olarak köle ticareti için bir merkez ve liman konumundaydılar. Ekonomi halen Portekiz’e bağımlıdır.&lt;br /&gt;• 1981 yılında adada tüm suçlar için ölüm cezası kaldırıldı. &lt;br /&gt;• Ada, politik anlamda sakin ve istikrarlı oluşuyla anılıyor. &lt;br /&gt;• Putumayo Dünya Müziği Serisi, Cabo Verde geleneksel müziklerinden derlediği bir albüm piyasaya çıkardı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-7644310863098206040?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/7644310863098206040/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=7644310863098206040' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/7644310863098206040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/7644310863098206040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2011/12/icimde-kalan-bir-sey-yok.html' title='&apos;İçimde kalan bir şey yok&apos;'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-esaUt6s4euo/Tu3zMnDJCHI/AAAAAAAAAuQ/Sgp4FgEarhc/s72-c/cesaria.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-2123973768288951698</id><published>2010-11-25T08:05:00.000-08:00</published><updated>2010-11-25T08:11:11.790-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>sacred fright</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TO6KJwFr6TI/AAAAAAAAAg4/bJPYVMJjQFI/s1600/sacred_fright.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 229px; height: 360px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TO6KJwFr6TI/AAAAAAAAAg4/bJPYVMJjQFI/s400/sacred_fright.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543520091471866162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-2123973768288951698?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/2123973768288951698/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=2123973768288951698' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/2123973768288951698'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/2123973768288951698'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2010/11/sacred-fright.html' title='sacred fright'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TO6KJwFr6TI/AAAAAAAAAg4/bJPYVMJjQFI/s72-c/sacred_fright.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-981896828815906010</id><published>2010-07-08T13:41:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T17:02:25.207-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>Barbar Senarist: John Milius</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TDZD_7LmE1I/AAAAAAAAAUE/bTWP9OnsvVI/s1600/milius_0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 318px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TDZD_7LmE1I/AAAAAAAAAUE/bTWP9OnsvVI/s400/milius_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491651561122042706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Coen kardeşlerin nefis filmi ‘Big Lebowski’yi hatırlıyor musunuz? Orada bir Walter vardı; incelikten bir gıdım nasiplenmemiş, barbar, şahane bir adam. Coen kardeşler, Walter’ı, yakın dostları John Milius’tan esinlenerek yazmışlar. Ne denir; hık demiş burnundan düşmüş Milius Walter’ın. Ya da tam tersi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda Arıcıoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kıyamet’in (Apocalypse Now) senaristi, ‘Barbar Conan’ın yönetmeni Milius, Bahçeşehir Üniversitesi’nin davetlisi olarak İstanbul’daydı. Milius, MEDAM’ın (Medeniyet Araştırmaları Merkezi) ilk belgesel projesi olan ve Prof. Dr. Bekir Karlığa tarafından yazılan ‘Batı'ya Doğru Akan Nehir’ projesinin süpervizörü olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tempo: Bu proje ilginizi neden çekti?&lt;br /&gt;John Milius: Oldum olası tarihe meraklıyım. Medeniyet araştırmaları, tarihin önemli bir parçası. 'Batı'ya Doğru Akan Nehir', bu anlamda bir şeyler yapabilmenin yanı sıra, bu alanda iyi niyetli ve fikirsel düzeyde bir çalışma olacağı için ilgilendim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Ortada senaryo yok. Ya iyi bir senaryo gelmezse?&lt;br /&gt;J.M.: Her şey o kadar zor ki... Elimizden geleni yapacağız. Biz ne yapmak istediğimizi biliyoruz, önemli olan da bu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Yapmak istediğiniz tam olarak nedir?&lt;br /&gt;J.M.: Politikanın ötesinde, medeniyetin ruhuyla ilgili bir şey yapmak istiyoruz.&lt;br /&gt;Savaşlar hep oldu ve olacak. Biz bu belgesel TV dizisi ile diyeceğiz ki: “Tamam savaşın. İlle de savaşmak istiyorsanız, bari kiminle savaştığınızı bilin.”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Bir röportajınızda, “Beni, Batı medeniyetleri için bir tehlike olarak görüyorlar” demişsiniz. Neden böyle?&lt;br /&gt;J.M.: Aslında sözünü ettiğiniz cümle bir şakaydı; ama bir yerde de doğru. Ben barbar bir adamım biraz. O yüzden, bu projede yer almamı da son derece ironik buluyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Bir gazetede, koyu bir milliyetçi olduğunuz, bireysel silahlanmayı desteklediğiniz yazıyordu. Öyleyse bu durum belgesele nasıl yansıyacak?&lt;br /&gt;J.M.: Ben herkes kadar milliyetçiyim. Hem milliyetçiyim hem kendimi reenkarne olmuş bir Romalı olarak görüyorum. Milliyetçi olmam diğer kültürlere ilgi duymamı engellemiyor. Özellikle film yapımcıları arasındaki konumuma baktığımda, kendimi bir üçüncü dünya ülkesi olarak görüyorum. A listesinde yer almadığım kesin. Ayrıca gerçekten öyle olsaydım, Osmanlı İmparatorluğu hakkında bir şeyler bilir miydim? Hillary Clinton veya Obama’ya sorun bakalım. Osmanlı hakkında bir şey biliyorlar mı?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Siz nasıl bilirsiniz Osmanlı’yı?&lt;br /&gt;J.M.: O dönem için bir istikrar unsuru olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Korkuya inanmıyorum”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Hollywood’dan neden nefret ediyorsunuz? (Ediyor musunuz?)&lt;br /&gt;J.M.: (hahuhaha) Evet, çok. Çivisi çıkmış bir yer olduğunu düşünüyorum. Kötü bir lise gibi. Son derece düşük değerlere sahip. Popüler olana değer veren bir sisteme dönüştü. Beni, asla Hollywood’u savunurken göremezsiniz. Her zaman ona karşı savaşacağım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Hollywood da sizden pek hazzetmiyor bildiğim kadarıyla. Neden?&lt;br /&gt;J.M.: Oraya uymuyorum işte. Zaten hiç sosyal bir adam değilim. Onların oyunlarını oynamadığım, asla da oynamayacağımı bildikleri için sevmiyorlar beni.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Ne çeşit bir oyun oynamak lazım orada sevilmek için?&lt;br /&gt;J.M.: Uzlaşma içinde olman lazım. Gücün onların elinde olduğunu kabul etmen ve ölesiye korkman gerekiyor. Sanki kaderin onların iki dudağının arasındaymış gibi. Ben korkuya inanmıyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Şu meşhur Hollywood yıldızları için de durum böyle mi?&lt;br /&gt;J.M.: Hollywood’da yıldız falan yok. Lisede popüler olmak gibi bir şey onlarınki. Değerli işleri olanlar değil, şu veya bu sebepten popüler olmuş insanları, halkın seksi bulduklarını en iyi yapımlarda oynatıyorlar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Hollywood’a ilk adım attığınız dönemde de böyle miydi?&lt;br /&gt;J.M.: Eskiden yıldız yaratırdı stüdyolar. Şimdi uğraşmıyorlar. Ben epey ‘asi’ bir karakter olmama rağmen, işime saygı duyduklarından, bana da değer verirlerdi. Çok daha özgürdüm. Hollywood, ABD’nin geri kalanından farklı bir tavır takınır hep. Yabancı yapımları baskılar. Neyse ki artık etkisi bitiyor. Ölüyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Peki alternatifi de doğuyor mu?&lt;br /&gt;J.M.: Bağımsız sinema. Dünya sineması. Zaten asla yazmıyorum Hollywood için. Uluslararası yapımlarda çok daha özgür oluyor insan.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Senaristlerin grevi bitti. Sonuçtan memnun musunuz?&lt;br /&gt;J.M.: Hayır. O aptal Oscar törenlerini mutlaka iptal ettirmeliydiler. Oscar, Hollywood’un mezuniyet gecesi gibi. Gerçekten nefret ediyorum. Bu grevden çıkacak en şahane sonuç, stüdyoların yerle bir edilmesi olurdu. Bir an evvel talan edilmeli Hollywood.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Siz gerçekten de Big Lebowski’nin kankası Walter kadar ‘vahşisiniz’. Bu kadar nefret ettiğinize göre Oscar’ı, Coen kardeşlerin almış olmasına da sevinmemişsinizdir?&lt;br /&gt;J.M.: Çok sevindim. Benziyoruz değil mi Lebowski ile... Coen kardeşler, ‘Barton Fink’teki yayınevi patronunu –biliyorsunuz, o da benim gibi kaba, barbar ruhlu bir adamdı- canlandırmamı istemişlerdi. “Yapamam, donar kalırım. Siz kendinize bir oyuncu bulun” dedim. Onlar da buldu; zaten Michael Lerner, Oscar’a aday oldu o rolle. Sonra, “Madem sen oynamıyorsun, biz de seni yazarız” dediler. Ve Walter doğdu. Evet, çok başarılılar bu konuda. Hayattan, zamandan daha büyük karakterler yaratabiliyorlar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Bush’tan asla hoşlanmadım”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Daha önce İstanbul’a keşif için geldiğinizi okudum. Ne keşfiydi bu?&lt;br /&gt;J.M.: Buraya, kafamızda birçok farklı projeyle gelmiştik ama asıl amacımız, ‘Roma’ dizisini (CNBC-e’de yayımlanan ‘Rome’) burada çekip çekemeyeceğimizi görmekti. Eğer bir gün Roma hakkında bir film yapacak olursak, kesinlikle burada çekeceğiz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Diziyi neden burada çekmediniz o halde?&lt;br /&gt;J.M.: HBO! Sağolsunlar, burada rahat çalışamayacaklarını düşündüler. İngiltere’nin o karanlık havasında çalışmak daha rahat, daha münasip geldi onlara.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Türk sineması hakkında bir fikriniz var mı?&lt;br /&gt;J.M.: Genç ve sağlıklı olduğunu söyleyebilirim. Ama hiç hatırlamıyorum bir Türk filmi izlediğimi. Bunun sebeplerinden biri, dağıtımın iyi olmaması. Diğer sebep de Hollywood’un yabancı filmlere kendisini kapatmış olması. Fakat ben yabancı filmleri izleyerek büyüdüm. Özellikle Japon sineması. Kurosawa, izlemekten en keyif aldığım yönetmen. Ama Japon sineması da artık tamamen animasyona kaydı ki, animasyondan hoşlanmıyorum. Gerçek, kanlı canlı bir şeyler görmek heyecanlandırıyor beni. Yerel filmleri destekleyen biriyim. Sinemanın teknolojiye bunca bağımlı olmasını eleştirmekle beraber, internetle o filmlere ulaşma olasılığımız artacak.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Türkiye hakkında bir film seyretmişsinizdir ama, şu meşhur ‘Midnight Express’i mesela.&lt;br /&gt;J.M.: Ah! Evet. Onu seyrettim. Neden, bizim de öyle bir şey yapacağımızdan mı endişe ediyorsunuz?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Sanmıyorum. Ama bu filmin etkisinden hâlâ kurtulamamış olmamız tuhaf…&lt;br /&gt;J.M.: Kesinlikle. O film çok tehlikeliydi. Ama öyle olmayabilir veya etkisi uzun yıllar boyunca sürmeyebilirdi. Sizin bunun tam tersini gösterecek bir film yapmanız halinde olabilirdi bu ancak. Şunu itiraf etmek lazım ki bugün dünya Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Hem animasyon filmler hem de Hollywood hakkındaki düşünceleriniz, nostaljik biri olduğunuz hissini uyandırdı bende.&lt;br /&gt;J.M.: Sanmıyorum. Filmleri seyrediyorsunuz işte, her şey ortada. Berbatlar. Ama ben Amerika’ya inanıyorum hâlâ. Kim bilir belki bir kahraman çıkar ve Amerika toparlar kendisini. Bu sahtelikten kurtulur. Galiba gelmiş geçmiş en şahane başkan Eisenhower’dı. İyi bir insan mıydı bilmiyorum ama Amerika onun zamanında iyiydi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;T.: Bay Bush?&lt;br /&gt;J.M.: Ondan hiçbir zaman hoşlanmadım. Benim adamım Theodore Roosevelt’tir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-981896828815906010?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/981896828815906010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=981896828815906010' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/981896828815906010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/981896828815906010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2010/07/barbar-senarist-john-milius.html' title='Barbar Senarist: John Milius'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TDZD_7LmE1I/AAAAAAAAAUE/bTWP9OnsvVI/s72-c/milius_0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-448020351634472342</id><published>2010-07-08T13:17:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T13:29:16.897-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>Sonsuza Kadar Cool</title><content type='html'>'Ölmüşleri düşünmek beni çıldırtıyor, iyisi mi hiç düşünmemeye çalışıyorum bunu. Ama onların ruhu hala burada, içimde; benimle beraber oradan oraya gezip başkalarına da akıyor. Beraber çaldığımız o halt havada bir yerlerde olmalı çünkü onu üfledik ve o sihirliydi…’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerin sahibi Miles Davis, 28 Eylül 1991’de öldü. Miles’ın ölümünün güzel tarafı, şüphesiz, onun doğmuş olması; O olmasaydı caz millerce yol alamayacak; evrilip, devrilip tekrar tekrar doğamayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1926’da St. Louis'de doğduktan bir sene sonra şehir bir kasırga tarafından yerle bir edildi. Miles öfkesinin de trompeti böyle güzel çalabilmesinin de nedeninin o kasırganın içinde bıraktığı güçlü rüzgarlar olabileceğini düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen yıllarda ‘konuşturmayı’ öğreneceği trompetiyle altı yaşında karşılaştı, oniki yaşına geldiğinde artık müzikten başka birşey düşünemez olmuştu.  Liseyi bitirdikten sonra New York’a giderek müzik okulu Juilliard’a başladı. Miles’ın müziğe bakışında Fletcher Henderson ve Duke Ellington gibi insanların Amerika’da müzik yapan dahiler oldukları düşüncesi varken Juilliard’daki hocaları bu adamların adını bile bilmiyordu. Fakat hiç sevmediği ve zaten bir sene sonra bıraktığı okul onun müziğe başka yerlerden bakmasını sağladı. Hayran olduğu Bird, Prez, Bean gibi müzisyenlerin aksine Miles kütüphanelere, müzelere gider, her tür müzikte neler olup bittiğini bilmek isterdi; işin teknik kısımlarını bilmenin müziğin ruhunu öldüreceği düşüncesine taviz vermezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahnede olduğu kırk yıl boyunca Charlie Parker, Gil Evans, John Coltrane, Prince, Chick Korea gibi  en iyi müzisyenlerle beraber çaldı. Onun yeteneği, kimyası doğru bir grup oluşturup onları ateşlemek;  kendilerini aşmalarını sağlamaktı. Müzisyenler vardır, ‘sık aralıklarla albüm yapmaktan hoşlanmıyorum, son beş senedir içime döndüm, yeni sesler deniyorum’ derler, albümlerini alırsınız, içinden aynı eski terane çıkıverir. Albümler boyu aynı parçayı söyleyerek sıkıcı olma günahını işlediklerini farketmezler bile.  Miles böyle değildi; monotonluktan bir afet gibi kaçardı. Beraber çalıştığı müzisyenlerin çoğuyla yollarını olumlu bir noktada ayırmayı başardı. Anıları tazeleyip, sadık hayranları mutlu etmek için bile olsa  yorgun şarkıları tekrar çalmak için dostlarıyla bir araya gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az insan tarafından dinlenir olmak karmaşıklığın, sıradan zekalarca kavranılamazlığın kanıtı olarak algılanır ve ustaların çoğu müziklerini geniş kitlelerin dinlemesini zaten istemediklerini söyler. Miles, müziğin sınırı olmadığını, nereye gideceğinin, nasıl gelişeceğinin limitsiz olduğunu, yaratıcılığın kısıtlandığı anda öldüğünü düşünürdü. Sefalet ve kasvette bir yarar bulamadığından  yaptığı müziği daha fazla insanın sevmesinden hiç rahatsız olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun belki de en kıymetli özelliği kendi yapıtlarının büyüsüne kapılıp uzun sarhoşluklar yaşamamasıydı. İşini yapar, ödüllendirilirse sevinir- 1988’de İspanya’da kendisine şövalye ünvanı verilmişti mesela- eleştirmenlerin hakkında söylediklerine kulak asmazdı;  yaşlı cazcıları olduğu  gibi eleştirmenleri de tembel bulurdu, yeni bir müziği anlamakla uğraşmadıklarını söylerdi. Müziği hakkında dostlarının eleştirilerine kulak asardı sadece, çünkü birtek onlar Miles’ın gitmek istediği yeri bilirlerdi. ‘Kötü müzisyenler, müziği bugün duyamayan müzisyenlerdir, en kötüleridir onlar. Ben uzun yıllar yüksek perdede çalmadım çünkü duyamıyordum müziği. Tony, Herbie, Roy ve Wayne grubuma katılana dek. Onlar benim farklı duymamı sağladılar ve bunun için müteşekkirim onlara.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizzy Gillespie’nin ‘tüm zamanların en iyi albümü’  dediği Gil Evans’lı ‘ Miles Ahead’ (1957), 1970’te çıkan ve en çok satan caz albümü olma özelliği taşıyan ‘Bitches Brew’, ‘Tutu’ (1986), ‘Amandla’(1989), 85’te kaydedilip, 89’da çıkan ‘Aura’..  Miles trompetiyle insansı sesler çıkarır, konuşur ama size asla ne hissetmeniz, ne düşünmeniz gerektiğini söylemez, cazın en can alıcı özelliği bu belki de; aynı kapıyı aralar ama her defasında başka bir yere çıkarsınız..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Benim için müzik ve yaşam tarzlara dairdir. Değişik tarzlar insanlarda değişik duygular uyandırır. Budur olay. Yaşam değişim demektir benim için. Müzik evrenselleşmiştir, geri dönemeyeceğin bir rahme girmeye çalışmanın anlamı yok. İnsan ana rahmine dönemez.’ Miles Davis lider yetiştiren bir müzisyendi. Siyah, asi ve son derece şıktı. Alkışlar sönmeden  başka bir parçaya girmiş olurdu. Her zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda Aricioglu, 2005&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-448020351634472342?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/448020351634472342/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=448020351634472342' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/448020351634472342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/448020351634472342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2010/07/sonsuza-kadar-cool.html' title='Sonsuza Kadar Cool'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-8531994894052768449</id><published>2010-07-08T12:40:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T16:37:32.847-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>Sıkılma! Korkma! Titreme! Vazgeç!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TDZhEg_uNiI/AAAAAAAAAUM/ewSJS849fgs/s1600/sedaaydin.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 370px; height: 277px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TDZhEg_uNiI/AAAAAAAAAUM/ewSJS849fgs/s400/sedaaydin.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491683525829473826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;''Yarın kör karanlıkta uyanacağım. Erken buluşalım. Sabah namazından sonra rakı içmek caizdir'' dedi Aydın Boysan. Bir öğle vakti, kalktık gittik Arif'in Çiçek Barı'na. Yalnız çok büyük bir günah işledik, 12 dakika çaldık zamanından Boysan'ın. Koca adam, yine de gülücükler, öpücüklerle karşıladı bizi. Ve başladık taze kitabı 'Ne Hoş Zamanlardı'yı, 68 yıldır 'içen' bir adamın demli yaşamını açmaya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda Arıcıoğlu&lt;br /&gt;Fotoğraf: Şükrü Polat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan Aydın Boysan’la içince, ardından çok manalı şeyler yazmak istiyor. Okuyanı duygulandırmak. Çünkü ne yalan söyleyelim, eşsiz bir tecrübe onunla kadeh tokuşturmak. Kahkahalar atmak. Heyecanlanıp sözünü kesebilmek. Sonra uzun susup yan masaların muhabbetlerine dalmak. Ama olmaz. Çok duygusal bir şeyler yazamayız buraya. Kızar. Öyle tam duruyor ki karşımda. Sanki hiçbir noksanı yok hayatta. Sırıtmıyor. Ta içerilerden gülüyor. Adeta süslüyor oturduğu koltuğu. Başlıyor anlatmaya: &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Tamım, evet. Bir heves, şiir yazmak kaldı içimde. Aslında çok genç yaşta başladım şiir yazmaya. Ama 16 yaşında yazdığım şiirleri 17’me gelince yırttım attım. 17’de yazdıklarımı 18’de. Artık fazla yırtmıyorum yazdıklarımı. Yüzde 100 bana güven vermeyecek bir şeyi ağzımdan da, kalemimden de çıkarmamaya çalışıyorum. Alıştırdım kendimi. Üstelik sadece çıkanları değil, girenleri de kontrol etmek lazım. Yolgeçen hanı değil bizim akılcağızımız. Çok dikkatli olmak lazım. Vakit az. İş çok.” Madem öyle, Aydın Boysan’ın ‘Ulan Zaman’ şiirinin finaline bakalım: “Gelelim o dünya piçine!/ O nasipsiz budala/ Kenar mahalle gezegenine.../ Al da O’nu/ Güneş’in cebine sok.”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sanki bir şeylere homurdanır gibi bu şiir. “Neden homurdanıyor Aydın Boysan böyle?” “Homurdanmıyorum. 87’nci baharımdayım ben ve biliyorum artık; neşelenmek ota boka hüzünlenmekten çok daha zor bu hayatta. Biz ağlarız sık sık. Bu, kolaycılığa olan merakımızdandır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;86 yaşında Aydın Boysan. 58 yıldır Suzan Boysan ile evli. 55 yıldır mimarlık yapıyor. İlk kitabını 63 yaşında yazmış: “Hayattan aldığım en büyük ders bu, hiçbir yaşta, hiçbir şey için geç kalınmış sayılmaz. Akla ne konabiliyorsa, başlamak gerekir. Hiiiç ama hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak bizim vicdan borcumuzdur.” Bugünlerde de 31’inci kitabını yazmanın sarsıntıları içinde. Kadim dostlarını anlatacak kitabında. Ondan birkaç kadeh önce göçmüşleri. “Ölümden korkmam, kurtuluşumuz oradadır. Kıyamet o kadar yavaş bir şey ki. Filmlerde anlatıldığı gibi kopmuyor o. Kuşaklara, yüzyıllara yayılan bir kıyamet olacak dünyada. Hiçbir şey tekrar yaşanamaz kuzucuğum. Zaman tekrar etmez. Her yaşanan olay bir kere yaşanır ve biter. Aynı hataları da tekrar tekrar yapmaz insan. Ya daha büyük hatalar yaparsın, ya daha küçük hatalar.”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Neredeyse her cümlesinden sonra gülüyor. Derinlerden gelen kesik bir kahkaha. Beavis gibi. “Bak sana ne diyeceğim. Zaman dördüncü boyut biliyorsun. Zamanı iyi değerlendirmek çok önemli. Annem öleli kırk sene oldu. Hâlâ onun korkusuyla çalışırım. Eve gelince boş durmam ben. Gece yarılarına kadar çalışırım. Bana soracak olursan, bunca yıl yaşamış olmamın sebebi de bu. Yapacak işlerimin olması.” Bu durumda içinden ölüm geçen bir Boysan şiiri: “Sıkılma!/ Uzun yaşamak mı? Hemen yaşlan!/ Ki alışasın/ Beleşçinin düşü, uzun yaşamak/ Yaşlanmadan/ Yaşlanmayı hızlandıran, yaşlanma korkusu/ Korkma!/ Ölümden korkan, zaten yaşamıyor/ Titreme!/ Yaşlanmanın sihri, vazgeçme gücünden doğar/ Vazgeç!”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu muhabbet burada bitecek. Giriş, gelişme sonuç yok. İşte rakı içiyorduk biz. Laf lafı açsın. Sonu düşünmeyelim, başı unutalım istiyorduk. Öyle de oldu. Her şeyi konuştuk. Hepsini yazamayız. Dile kolay, otuz kitaptan aforizmalar dağıldı masaya. Rakı sildi hepsini sonra. Gitme vakti geldi. Sallanıyoruz. O, hayatı bir kayıntı gibi gördüğü için sallanıyor, biz ise kolay mı, saatlerdir kadeh tokuşturmaktan bu eski demciyle... Her salınışta onunla aynı eğimi tutturduğumuz için seviniyoruz: “Gece başlıyor. Birazdan, kapı açılıp dışarı çıkılacak. Yine kirler arasında güzellikler arayacağız. Palavralı tezahüratı bırakalım. Kendimizi ateşe atmıyoruz ya!..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rakı ne kadarsa en çok o kadar su koyacaksın. Buz ise fevkalade yanlış bir iş. Her kadehte kadehin başıyla sonu arasındaki konsantrasyon bozuluyor. Hem sen yedin mi bakalım buraya gelmeden evvel yemek? Yok! Oysa yemeliydin. İçmeye başlamadan önce, en az 1000 kalorilik bir yemek yemen gerekiyor. Boş mideye içki zımpara kâğıdı gibi iner. Bu, Birleşmiş Milletler’in yaptığı araştırmanın sonuçlarıdır. Ama çok var senin gibi ‘Ohooooo!’ diyen. İşte size bir kolay formül daha: İki üç dilim kızarmış ekmeği, üzerine sarmısaklı tereyağı sürerek yiyeceksin. Bunu yaparsan, Birleşmiş Milletler usulüne göre içersin rakını.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                              __________________&lt;br /&gt;(1044 – 6 Aralık 2007)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-8531994894052768449?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/8531994894052768449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=8531994894052768449' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8531994894052768449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8531994894052768449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2010/07/sklma-korkma-titreme-vazgec.html' title='Sıkılma! Korkma! Titreme! Vazgeç!'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/TDZhEg_uNiI/AAAAAAAAAUM/ewSJS849fgs/s72-c/sedaaydin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-3457572899387337038</id><published>2010-02-26T08:54:00.000-08:00</published><updated>2010-07-08T13:15:08.398-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ca'/><title type='text'>adverse stockholm syndrome?</title><content type='html'>"The death of trainer Dawn Brancheau today at SeaWorld Adventure Park in Orlando, Florida at the hands of Tilikum, one of the largest killer whales in captivity, was a shocking, terrible tragedy..." Michael Reilly (Discovery News)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;you name some animal a killer whale then make a big fuss about its "killing"!? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yes it is a "shocking, terrible tragedy"  to captivate a whale who needs "space and complex stimulation, which only the ocean can provide"*.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*http://www.ehow.com/about_4567882_effects-captivity-killer-whales.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-3457572899387337038?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/3457572899387337038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=3457572899387337038' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/3457572899387337038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/3457572899387337038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2010/02/death-of-trainer-dawn-brancheau-today.html' title='adverse stockholm syndrome?'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-6641106997161547377</id><published>2010-01-03T15:01:00.000-08:00</published><updated>2010-07-08T13:09:34.199-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lar'/><title type='text'>Super soft superpower</title><content type='html'>India's most popular and populist diplomat Shashi Tharoor discusses the strengths and weaknesses of his rapidly evolving homeland in his book The Elephant, The Tiger, and the Cell Phone: Reflections on India The Emerging 21st-Century Power.  Tharoor, takes a look at the world's second most populous country in five areas; politics, economics, culture, society, and sports and discusses how and when can India may become a superpower. Tharoor is not totally influenced by his love of his homeland as India's becoming a superpower is  considerably a hot debate issue not only because of its economic, military and nuclear power but mostly because of the soft power that it possesses.  &lt;br /&gt;In 2004, Harvard academic Joseph S Nye defined soft power as the ability of a country to attract others because of its culture, its foreign policy. It can be argued that soft power is  the sum of the indirect benefits that Mc Donald's and MTV has made to the United States or what the Olympics or billions of Chinese restaurants around the world  have made China gain... Soft power as Nye puts it, is something that emerges partly because of governments but partly despite governments. &lt;br /&gt;What kind of soft power does India have? Of course one of the first things coming into mind is Bollywood. Bollywood is now taking a certain aspect of Indian culture around the globe and as Tharoor underlines, not only to the enthusiastic audiences of US or UK but also to Senegalians, Arabs, Africans. Bollywood manages to reach such a range of people because these films are made in a fashion that one does not need to understand the lines; watching it is enough to get a taste of India. Tharoor adds to Bollywood the fact that today, Indian restaurants in Britain employ more people than the coal mining, ship building and iron and steel industries combined. And there is of course yoga and meditation trends; even in Istanbul alone there are more than 500 yoga studios. Every morning an ayurveda doctor on a national TV is giving health advices to Turkish audience. So all of this constitutes India's soft power. But could this be enough to become a superpower?&lt;br /&gt;Tharoor argues that in today's world it is not the size of the army that wins, it is the country that tells the better story that wins. The story that India tells rests on a fundamental platform of political pluralism. India has 23 official languages recognized in its constitution, there is no true geography uniting the country thanks to the mountains, in fact Tharoor argues that even the name of the country  cannot be taken for granted because the name India comes from the river Indus, which flows in Pakistan. Still India has come to be known as the 'ever ever land emerging from an ancient civilization, united by a shared history but sustained above all by a pluralized democracy'. And according to the author that makes a 21st century story as well as an ancient one. It is the nationalism of an idea that essentially says you can endure the differences between cast, creed, color, culture, cuisine, custom, costume, and still rally around the consensus. And the consensus Tharoor talks about rests on a very simple principle; that in a diverse, plural democracy like India you don't really have to agree on everything all the time, so long as you agree on the ground rules of how you will disagree. India has managed to maintain consensus on how to survive without consensus.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-6641106997161547377?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/6641106997161547377/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=6641106997161547377' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/6641106997161547377'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/6641106997161547377'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2010/01/super-soft-superpower.html' title='Super soft superpower'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-8117549196941424798</id><published>2009-09-21T13:37:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T13:10:10.472-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ca'/><title type='text'>iyi haber</title><content type='html'>vasif bey YÖK'e actigi davayi kazandi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-8117549196941424798?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/8117549196941424798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=8117549196941424798' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8117549196941424798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8117549196941424798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2009/09/iyi-haber.html' title='iyi haber'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-5588215153379415099</id><published>2009-08-31T05:19:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T13:10:35.988-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ca'/><title type='text'></title><content type='html'>bak tuhaf bir sey var burada. calkalanan hadi danseden diyelim istersen cinar yapraklari altindaki kahvede gozleri acik uyuyan yasli amcalar gibi insanlar. kipirdamadan bekliyorlar. allahcigim yardim et ne olur. gercekten gercekten bilmiyorlar ne beklediklerini.gelmeyecegini biliyorlar ama. rahat rahat bekliyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-5588215153379415099?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/5588215153379415099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=5588215153379415099' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/5588215153379415099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/5588215153379415099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2009/08/bak-tuhaf-bir-sey-var-burada.html' title=''/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-5946204461828575465</id><published>2009-08-31T05:15:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T13:11:19.074-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>raskolnikov'a ne oldu?</title><content type='html'>raskolnikov'a n'oldu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-5946204461828575465?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/5946204461828575465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=5946204461828575465' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/5946204461828575465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/5946204461828575465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2009/08/raskolnikova-ne-oldu.html' title='raskolnikov&apos;a ne oldu?'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-8211222384861210293</id><published>2009-08-15T08:59:00.000-07:00</published><updated>2010-07-08T13:11:44.793-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ca'/><title type='text'>basligim olsa...</title><content type='html'>kişinin yaşadığı herşey elbette kişisel. Başa çıkamadıklarından yazarak özgürleşmeye alışık bir bünye, kilitli bir günlüğe yazacak değilse,  kendine uygulayabileceği bir takım estetik sansürler peşine düşüyor. Bir biçim yaratma, uslup bulma sureci kiligina kolaylikla giren bu arayış, gelmeyecek görünen bir yarına erteliyor yazıyı. Sansür kendini aratarak var ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-8211222384861210293?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/8211222384861210293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=8211222384861210293' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8211222384861210293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8211222384861210293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2009/08/basligim-olsa.html' title='basligim olsa...'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-1501250296334544973</id><published>2009-04-03T15:21:00.001-07:00</published><updated>2011-12-18T10:57:15.433-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ca'/><title type='text'>epilepsinin titrettiği köpeğin en iyi dostu</title><content type='html'>Kızgınım. Yasasin ozgurum de galiba istedigim kadar kızarım. Gunun en güzel saatiydi onun icin. Disari cıkacak sahildeki oltaların altından kuyrugunu sallaya sallaya yuruyecek, cekilen bir oltadan taze bir balık kapıp hayırlara bıraklara fırsat vermeden bir lokmada mideye indirecekti balığı. Donuste kuslara atılmıs ekmeklerden nasiplenmek icin denize bile atlayacaktı belki gozunu karartıp. Ama ayakkabılarımı giymemi bekleyemeden basladı kasılmalar seyirmeler, kaskatı kesildi sarı bedeni, devriliverdi yere, bize gorunmeyen bisikletin  pedallarını cevirmeye basladi yine vargucuyle, agızından kopukler sacildi ve cimleri bekleyemeden altına yapıverdi cisini. Bana ne oluyor boyle diye aglamaya, hicbir yere odaklayamadıgı gozleriyle sormaya basladi. Ayaga kalkmak istedi ama onu tasımadı bacaklari. Surune surune yol almaya calisti. Arkasindan beyaz’ınkinin uzerine bıraksa daha iyi edecegi kakalarını dusurerek. O gun boyle dokuz sahne seyredecektik biz. Biz dedigim benjamın, sanpedro, cezayir meneksesi, kuskonmaz ve acelya. O cırpınacak biz seyredecektik. Arkasından kakalarını, önünden sivri ne varsa onları topalayacak, cenesinin altında kuruyan salyaları silecektik. Gozlerinde sevgiden baska bir sey goremiyorsak biz kim secmis olabilirdi onu boyle aci cekecek diye. Bunu sormuyorduk. Komikti bu dünyada bu soru. Ama kızgınım. Yasasın özgürüm de galiba. İstedigim kadar kizarim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-1501250296334544973?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/1501250296334544973/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=1501250296334544973' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/1501250296334544973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/1501250296334544973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2009/04/33.html' title='epilepsinin titrettiği köpeğin en iyi dostu'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-8331473530162393111</id><published>2008-11-30T12:45:00.000-08:00</published><updated>2010-07-08T13:05:58.264-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insancalar'/><title type='text'>32</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Unfairness necessary&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;. All judgments about the value of life have developed illogically and therefore unfairly. The impurity of the judgment lies first in the way the material is present (that is very incompletely), second, in the way it is assessed, and third, in the fact that every separate part of the material again results, as is absolutely necessary, from impure knowledge. No experience of a man, for example, however close he is to us, can be so complete that we would have a logical right to evaluate him in toto. All evaluations are premature, and must be so. Finally, the gauge by which we measure, our own nature, is no unchangeable quantity; we have moods and vacillations; yet we would have to know ourselves to be a fixed gauge if we were to evaluate fairly the relationship of any one thing to ourselves. Perhaps it will follow from all this that one ought not to judge at all; if only one could live without evaluating, without having disinclinations and inclinations! For all disinclination depends upon an evaluation, just as does all inclination. Man cannot experience a drive to or away from something without the feeling that he is desiring what is beneficial and avoiding what is harmful, without evaluating knowingly the merit of the goal. We are from the start illogical and therefore unfair beings, and this we can know: it is one of the greatest and most insoluble disharmonies of existence.&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;(Human, All Too Human. F. Nietzsche.University of Nebraska Press,1984)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-8331473530162393111?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/8331473530162393111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=8331473530162393111' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8331473530162393111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/8331473530162393111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2008/11/32.html' title='32'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-6661560925953324564</id><published>2008-11-29T16:11:00.000-08:00</published><updated>2010-07-08T13:05:09.924-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>vasıf bey vasıfsız mı?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJxvbRLh8I/AAAAAAAAAC4/n7388zibZO4/s1600-h/vasif.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJxvbRLh8I/AAAAAAAAAC4/n7388zibZO4/s400/vasif.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274403173191878594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" font-weight: bold; font-family:'courier new';"&gt;15 yıl boyunca T.C. Üniversitelerinde doçent ve profesör ünvanlarıyla çalışan, 13 yıl iki ayrı üniversitenin müzik bölüm başkanlığı görevini yürüten Bakü doğumlu Vasıf Hasanoğlu, Türk vatandaşı olduktan sonra işsiz kaldı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;‘Yıllar boyunca Türkiye’de bir çok üniversite ve konservatuvarda çalışan Azerbaycanlı müzik hocalarına rastladım. Bunların pek çoğu SSCB dönemi ve sonrasında Rusya’nın Moskova ve St. Petersburg Devlet Konservatuvarlarında en değerli hocaların elinde yetişmiş kimseler olup üstün müzik bilgileri vardır. Bu değerli müzisyen hocalar Türkiye’de çok olumlu çalışmalar yapmakta olup yetiştirdikleri talebelerle müzik dünyamıza önemli katkılarda bulunmaktadırlar’ diyor İdil Biret. Yarım asrı aşkın bir süredir piyano çalan Vasıf Hasanoğlu, Biret’in sözünü ettiği o değerli Azeri müzisyenlerden. Böyle olduğu için de,  Vasıf Bey bundan 15 sene evvel öğretim görevlisi olarak Türkiye’ye davet edilmişti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;Lütfen buyrun Vasıf Bey...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1948 yılında Bakü’de doğuyor Vasıf Hasanoğlu. 1974 yılında Azerbaycan Devlet Konservatuvarı’nı bitiriyor. 1976-78 yılları arasında Moskova Devlet Konservatuarı’nda doktora yapıyor. 1992 yılında doçent, 1997 yılında profesör ünvanı alıyor. Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan yapılan teklifi değerlendirmek üzere, kendisi gibi piyanist olan eşi Olga Hasanova ve iki kızıyla beraber Türkiye’ye geliyorlar. 1992’den 2005’e kadar T.Ü. Devlet Konservatuvarı’nda orkestra şefi ve Piyano Anasanat Dalı öğretim üyesi olarak çalıştığı 13 yılın 11’inde müzik bölüm başkanlığı görevi de kendisine veriliyor. Orkestra şefi olarak sayısız oda müziği ve orkestra ile Türkiye’nin saygın konser salonlarında konserler veriyor. Birçok müzisyen kazandırıyor Türkiye’ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerden bir gün Vasıf Bey, bir arkadaşının ‘Türk vatandaşlığına başvursak mı acaba?’ sorusunu ‘Neden olmasın’ diye yanıtlıyor. Ne de olsa kendisi gibi piyanist olmak isteyen kızları Sabina ve  Dina Türkiye’de, Türk gibi büyüyorlar, ‘iyi fikir’ diye düşünüyor Vasıf  Bey. Evraklar toplanıyor. Başvurular yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ye hoşgeldiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasıf Bey, 2005 senesinde Kafkas Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na davet edilince maaile toplanıp Kars’a gidiyorlar. Başvuru maşvuru çıkıyor aklından Vasıf Bey’in. O öğrenciler yetiştirmeye, orkestralar kurmaya, ödüller kazanıp övgüler almaya devam ediyor. Bir detayı hatırlatmakta fayda var: Kafkas Üniversitesi’nde tıpkı Trakya’daki gibi müzik bölüm başkanlığı yapıyor Prof. Dr. Vasıf Hasanoğlu. Aynı zamanda öğrencileri olan kızları da Kafkas Üniversitesi’nde piyano dersleri vermeye başlıyorlar. Bu arada Piyanist eşi Olga, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda doktorasını tamamlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlerden bir gün bir zarf geliyor Vasıf Bey’e... Bir de bakıyorlar ki Vasıf Bey Türk vatandaşlığına kabul edilmiş. İnsanın başına durup dururken gelen o güzel şeylere sevinir gibi seviniyor bu habere profesör doktor, bölüm başkanı Vasıf Bey. Biraz kağıt işi açıyor başına bu müjde ama halledilmeyecek şeyler değil. Üniversiteye denklik raporu vermek gibi basit formaliteler: Vasıf Bey’in Moskova Devlet Konservatuvarı’ndan aldığı diploma YÖK’e bağlı bir üniversitede verilenle eşdeğer sayılacak; Vasıf Bey’in hakiki profesör olduğu belgelenecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;Çok pardon Vasıf Bey!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüm başkanlığı görevine devam ederken, bir zarf daha geliyor Vasıf Bey’e. Şöyle yazıyor kağıtta;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;‘Azerbaycan’da almış olduğunuz Sanatta Yeterlilik Ünvanının Türkiye’de yapılan sanatta yeterlik  eğitimine eşdeğerliliğinin tespiti hakkındaki ilgi dilekçenizi inceleyen Sanat Dalları Eğitm Konseyi raporu, Üniversitelerarası Kurul’un 28.12.2005 tarihli toplantısında görüşülmüş, yurtdışında yapmış olduğunuz eğitimin Türkiye’de yapılan doktora düzeyindeki Sanatta Yeterlik Eğitimi’ne eşdeğer sayılamayacağına karar verilmiştir.’&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Azerbeycan mı?!’ diyor Sabina... ‘Ama baba, sen Moskova’da yaptın doktoranı. Herhalde bir yanlışlık yaptılar....’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde bir yanlışlık... İtiraz etmek gerekiyor bu işe.... Bürokrasi çarkına giriliyor yine; dilekçeler, imzalar, diplomalar toplanıyor tekrar. Onunla aynı okuldan, aynı bölümden mezun olmuş meslektaşları endişelenmemesini, kendileri gibi onun da eşdeğerlik belgesini tabii ki alacağını söylüyorlar... Söylüyorlar ama gönderilen itiraz dilekçesine, aradan bir sene geçmesine rağmen, cevap alınamıyor. Kafkas Üniversitesi, durumu hatırlatan bir dilekçe daha yazıyor T.C. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı’na.&lt;br /&gt;Ve nihayet geliyor beklenen zarf: ‘Azerbaycan Üniversitesi’ lafı çıkarılarak aynen geri yollanmış cevap. Toplantı tarihi aynı. Yeniden görüşülmemiş, konunun tekrar araştırılmasına gerek duyulmamış bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşdeğerlik raporu alamayan Vasıf Bey’in üniveristeyle sözleşmesi yenilenmiyor. 15 yıl boyunca Türkiye’de çalışan öğretim üyesi, Türk vatandaşı olunca işsiz kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasıf Bey, kolları sıvayıp başına gelenlerin ardındaki sırra vakıf olmaya çalışıyor. Kendi diploması ile daha önce kurul tarafından eşdeğerliliği kabul edilmiş diğer kişilerin diplomalarını karşılaştırıyor. Alınan eğitim programlarının  süre, içerik ve ders yüklerinin aynı olduğunu, sadece program adının değiştiğini tespit ediyor. Moskova Devlet Konservatuvarı resmi web sayfasındaki durumu açıklayan bilgiyi ve Moskova’dan adına gönderilen resmi cevabı içeren yeni dilekçesini gönderiyor başkanlığa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilekçesinin son paragrafında şöyle yazıyor Vasıf Bey: &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;‘Moskova Devlet Konservatuvarı sanat dünyasının en seçkin ve girilmesi en güç kurumlarından biridir. Her sene Türkiye’den değerli öğrenciler bu kuruma burslu olarak gönderilmektedir. Türkiye’ye Yabancı Uyruklu Sözleşmeli Öğretim Üyesi olarak davet edilip 15 sene Doçent ve Profesör ünvanlarıyla çalıştım. Bu süre içerisinde T.C. Üniversitelerinde yapılan yüksek lisans, sanatta yeterlilik ve doçentlik sınavlarında jüri üyeliği yaptım. Türk vatandaşı olduktan sonra bütün kariyerim tamamıyla altüst oldu. Ancak YÖK’te yenilikler görünce işler çözülebilir ümidiyle denklik komisyonuna yeniden başvuruyorum. Bilgilerinize arz ederim...’ &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Mayıs 2008  tarihli bu dilekçeye  henüz bir cevap gelmiş değil. Vasıf Bey’in ÜAK’ta (Üniversitelerarası Kurul) görüştüğü yetkililer, dilekçeye cevap gelmesini boşuna beklememesini yapabileceği en iyi şeyin mahkemeye başvurmak olduğunu söylemişler Vasıf Bey’e. ‘Bizi en fazla hayrete düşüren; bırakın ayrıntılı açıklama içeren bir cevabı, hiç cevap verilmemesidir’ diyor Vasıf Bey; ‘Tamamen aynı diplomalara sahip arkadaşlara yine hiçbir açıklama olmaksızın olumlu cevap geliyor, bana ise olumsuz. ‘Evraklar mı tamam değil, başka bir şey mi var?’ diye yetkili memurlara soruyorsunuz aldığınız tek cevap: ‘Komisyon inceledi, karar verdi, değişmez artık’ oluyor. Cevap beklerken yıllar geçti. Bir cevap alabilmek için mahkemeye başvurmak zorunda kalmak çok rahatsız edici bir durum ama yapacak bir şeyimiz yoktu ve şimdi mahkemeye başvurduk. İçimden bir ses bu mahkemenin de yıllarca süreceğini söylüyor. Umarım yanılırım!’  Vasıf Bey’in artık sadece yanılmayı ummması ne kadar garip, ne kadar tanıdık, ne yazık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İ&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;dil Biret diyor ki:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;‘Vasıf Hasanoğlu’nun yüksek eğitimini aldığı Moskova Çaykovski Devlet Konservatuvarı ötedenberi Rusya’nın ve dünyanın en ileri gelen konservatuvarlarından biri olup Emil Gilels, Sviatoslav Richter, Lazar Berman gibi 20’nci asrın en büyük piyanistlerinden bazıları burada yetişmistir. Geçtiğimiz Haziran ayında Sviatoslav Richter piyano konkuru jüri üyesi olarak bu konservatuvarda bulundum ve orada ders veren hocaların bazılarını da şahsen tanırım. Böylesine önemli bir konservatuvarın YÖK üniversitelerine eşdeğer tutulmaması mümkün olamayacağından burada bir hata olduğunu sanıyorum. Kanımca konunun yetkililer tarafindan tekrar gözden geçirilmesi ve gerekli düzeltmenin yapılması gerekir.’&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-6661560925953324564?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/6661560925953324564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=6661560925953324564' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/6661560925953324564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/6661560925953324564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2008/11/vasif-bey-vasifsiz-mi.html' title='vasıf bey vasıfsız mı?'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJxvbRLh8I/AAAAAAAAAC4/n7388zibZO4/s72-c/vasif.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-2634007651124931446</id><published>2008-11-29T16:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-08T13:04:10.754-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>Söz damarı çatlayınca...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJ0Fyp6ACI/AAAAAAAAADA/fjd69J9_Z94/s1600-h/em.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 374px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJ0Fyp6ACI/AAAAAAAAADA/fjd69J9_Z94/s400/em.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274405756449980450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;Sevgi Özdamar’ın Almanca yazdığı kitabı Haliçli Köprü yayınlandıktan 10 yıl, daha önce Bertolt Brecht ve Robert Musil’e de verilen Heinrich von Kleist ödülünü aldıktan dört sene sonra Türkçeye çevrildi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi Özdamar İstanbul’dan Almanya’ya giden trene tek başına bindiğinde 17 buçuk yaşındaydı.&lt;br /&gt;Ne o trene neden bindiğini biliyordu ne de tek kelime Almanca. 12 yaşından beri bildiği tek şey vardı: İstanbul’da, Almanya’da veya trende tiyatro yapacaktı. Yemin etmişti. Âşık olmak, ayrılmak, evinden uzakta olmak, sevdiklerini birer birer kaybetmek, ölmek kolaydı tiyatroda. Duygularını elbise gibi akşam yatağa girmeden evvel üzerinden çıkarabilmesi güzeldi insanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini çalışacağı fabrikaya taşıyan trende üç gün boyunca yolculuk ederken, bir gün ‘benim evim trenlerdir’ diyebileceğini hissetmemişti.  Bir sene çalıştı fabrikada. Haliçli Köprü’de rastlayacağınız sanki taptaze bir hafızadan sıçrayarak kâğıda düşmüş detaylı anlatımlara rağmen Özdamar’ın bugün o yıllara dair hatırladıkları sadece büyük resimler olacaktı: Saçları önüne düşmüş kadınlar, tencereden çıkan buhar, duşlar, duştan gelen sesler, sabah, kar, yağmurun cama vuruşu...&lt;br /&gt;Tıpkı kitaptaki gibi ‘Annen hasta, gel’ diyen bir mektup alıp geri dönecekti İstanbul’a. İyi ki de dönecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Aydınlanma çağı derim o yıllara. Buradaydı aşklarımız, kariyerimiz, bilinçlenmeye çalışan işçiler, sendikacılar, talebeler, güzel erkekler, bohem meyhaneler, oralarda aşklarını bulmalar... Değişme ihtiyacı buradaydı. O kitap okumalar, çok çok kitap okumalar... Zaten okumazsan arkadaşların arasında kabul görmezdin, sohbetlere katılamazdın. Sürekli bir irdeleme ihtiyacı vardı. İçinde bulunduğumuz politik çağı, sosyolojik durumu, dünyayı anlamaya çalışma hâli... Bir sürü harikulade insanla bir araya gelirdiniz. Ve çok tabii bir şekilde bir araya gelinirdi. Biz Selahattin Hilav ile beraber yemek yerdik. Cemal Süreyya’yı tanırdık. Can Yücel’in evinde ben yatardım mesela. Bütün aileyi severdim. Güler, Su, Güzel, Hasan... Böyle yakınlaşmalar mümkündü. Yaşar Kemal’le Cağaloğlu’nda sarılabilirdin. Nazım Hikmet’in üvey oğlu Mehmet Fuat hep uğradığımız biriydi. Beni severlerdi; kitaplar verir, yol gösterirlerdi. O sırada Doğu’dan insanlar gelir, hep beraber oturulur konuşulurdu. Cami hocaları bile Kuran’da marksizimi arıyorlardı.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra birden bire her şey değişti.&lt;br /&gt;‘Cehennem! Katillerin eline düştük,’ diye anlatıyor Sevgi Özdamar o yılları.&lt;br /&gt;‘70’li dönemlerde iktidarın, senin üstünde bir gücün olabileceğini anlıyorsun. Düşünsenize; birileri var, o birileri kalkıyor, siz uykudayken şehirleri dörde katlıyor, babanızı da oğlunuzu da asıyor, ertesi gün onları darağacında görüyorsunuz. Hiç düşünmemiştik bunları. Bizim çocuk ruhumuz, heyecanlarımız, , kurtarma isteğimiz zavallı olanları, bunları hayal bile edemezdi.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özdamar, insanın kendinden başka birini de kurtarabileceğine bugün de inanmasına rağmen, o gün kendini kurtarmak, yakılan kitaplarla, asılan akranlarla beraber susturulan kelimeleri başka dillerde aramak için yeniden Almanya’ya gidecekti. Herhangi birini kurtarabilmesi için önce içindeki o tiyatro yapmak isteyen kadını kurtarması gerekiyordu. Yine trenle gidecekti Almanya’ya. Başka birçok şeyden olduğu gibi uçaktan da korkuyordu artık: ‘Cunta döneminde bütün işçiler sendikacılar öldürülürken, kelimeler tehlikeli olmaya başladığından dilimizde yorulurken ve bir tehlike gibi algılanabileceğimi fark ederken elim ayağım titremeye başlamıştı benim. Biz uyurken gelip, karşımıza yaratık gibi çıkabilecek birileri olduğunu görmek beni mahvetmişti. O sıralarda bir Türk uçağı düştü. Kapısı açıldı ve bütün insanlar dışarıya fırladı. O resim! Benim için faşizm o resim oldu. Tam 15 yıl ne uçağa binebildim ne de havaalanlarının yanına gidebildim.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1976’da Doğu Berlin’deydi ve Brecht’in öğrencisi Benno Besson’la beraber çalışıyordu artık. Birlikte Paris’e gittiler. Tiyatroda çizdiği desenler, yaptığı kuklalar, kolâjlar nedeniyle bir üniversiteyi bitirmemesine rağmen, Sorbonne 8-Vincennes Üniversitesi doktora yapma hakkı tanıdı. Frankfurt Şehir Tiyatrosu’nda yönetmen olarak çalıştı. Viyana’da, Paris’te, Berlin’de, Bochum’da, Münih’te sahneye çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Oralı mısınız buralı mı?’ ‘Arada kalmak, gitmiş olmak nasıl bir duygu?’ ‘Eviniz neresi?’ Bu sorular ona o kadar çok sorulacaktı ki estetik bir cevap bulması gerekti. ‘Evim trenlerdir benim. Yol da bir ülkedir ve ben yolun insanıyım. Vızıldamayacağım ve bu şekilde üretmeye çalışacağım’ dedi. Dediğini yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk tiyatro oyununu 1982’de yazan Özdamar,  Alman yapımı pek çok filmde rol aldı. Dört tiyatro oyunu, üç roman ve iki öykü kitabı yazdı. Yapıtları 15 dile çevrildi. ‘Heinrich von Kleist’,  Almancayı zenginleştiren yazarlara verilen ‘Ingeborg Bachmann’ gibi büyük edebiyat ödüllerinin sahibi oldu. Kitapları, 2006’da İngiltere’de ‘Ölmeden önce okunması gereken bin bir kitabın’ içinde yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Altı kitap yazdım. Bir Türkçe, beş Almanca. İkisi hikâyeler kitabıdır: Aynadaki Avlu ve Anne Dili. Üç romanımda da ana temalardan biri tiyatrodur. Tiyatro aşkı. O yüzden bu tiyatro aşkıyla başlatıyorum kitabı. O yüzden kız annesine verdiği küstah cevaplarda Shakespeare’den alıntı yapıyor. Elbette herkes için kendi hayatı bir roman. Ama başkası için de roman olması için ince ince örmen lazım. Eski medeniyetmiş gibi kat kat hâle getireceksin.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun kitaplarını Almanca okumayanlar bir şey kaçırıyor da kaçırmıyor da olabilir Özdamar’a göre. ‘Her kitabın okuyucusu ikinci yazar oluverir. Ama ben şunu biliyorum, bir ödülle İngilizce öğrenmek üzere Amerika’ya gönderilmiştim ve beni en sevindiren şey Joyce’u İngilizce okuyacak olmamdı. Almanca öğrenmeyi sevdim çünkü Kafka’yı Almanca okuyacaktım. Fransızca’yı öğrendim çünkü Camus’yü Fransızca okuyacaktım.&lt;br /&gt;Avrupa Birliğinden bahsedilir ya hani... Avrupa’nın gökyüzünü yaratan bizim sevdiğimiz yazarlar ve filmler aslında. Herkesin özel bir gökyüzü var ve bu gökyüzü değiş tokuş ederek yaratılır. Yayıncım, hiç bir kitap ülkesini senin kadar yakına getirmedi. Biz Türkiye’de 68 hareketi olduğunu bile bilmeyiz’ dedi.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, kendisini Alamancı gibi hissetmiş miydi hiç? Tiyatroda çalıştığı zamanlar hayır. ‘Ben yabancı bir ülkede şehri küçültmeyi severim. Özel bölgem yani sınırlı şehir planım ev-otobüs- tiyatroydu. Evden tiyatroya gitmek, çalışmak, gece otobüse binip eve dönmek, komşunun kedisine yemek vermek falan filan. Paris’i otobüsün penceresinden gördüm ben mesela. Her yere gitmem. Bir kaç dükkânım vardır. Başka yerden almam etimi ekmeğimi. Ya tatsız bir şey yaşarsam diye düşünürüm.  Ya o şey bozarsa diye düşünürüm benim içimdeki ritmi. Yaşatmaya çalıştığım ölüleri, hayata tekrar geri döndürmeye çalıştıklarımı ya kaybediverirsem diye düşünürüm. Olmuştur tabii ‘Alamancı’ gibi hissettiğim. Olmaz olur mu? Gittiğin yerde senin hikâyen bir takım ön elemelere tabii oluyor. Mesela deriz ki Fransızların dili aşk dilidir. Veya Almanlar çarşambaları ve cumartesileri birbirleriyle sevişirler. Nereden biliyoruz? Seksen milyonun yatak odasına mı giriyoruz ki bunları söyleyebiliyoruz? Biz böyle yapıyorsak,  Avrupa’daki ülkeler bizim hikâyemizi çok daha dar bir alana sıkıştırırlar. Onlar parayı tatmışlardır.  Bize ihtiyaçları yoktur başka bir deyişle. Bence her zaman bir deformasyon vardır. Türkleri seven Almanlar da Türkleri bir deformasyona uğratırlar. Sevmeyenler de. Belki sevmeyenler daha tehlikesizdir. Tabii ki kolay bir şey değil hikâyenin daraltılması, kimliğinin onlar tarafından yazılması, insanların yüzlerine bir kölelik maskesi takılması ya da kendi kendine takmaya başlamaları hatta.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özdamar hikâyesinin daraltılmasından korktuğu için doğum yerini yazmaktan vazgeçiyor kitaplarının arkasına. Türkiyeli yazılsın istiyor. ‘Bunu hiç umursamazdım normal şartlar altında. Ama artık o kadar milliyetçileşmişler ki mahalle mahalle parçaya ayırıyorlar.  Babamın işi dolayısıyla Malatya’da doğmuşum ben. Malatyalı olduğumu duyunca Kürtler, ‘Sen niye Kürt olduğunu saklıyorsun’ dediler. ‘Ne zaman söyleyeceksin, sen de Yaşar Kemal gibi yıllar sonra mı söyleyeceksin’ dediler. Babam Kayseri’de doğmuş desem ‘A! Ermeni’ derlerdi. Biri bana nerede doğdun diye sorarsa benim midem dönüyor. Alerji yapıyor. Biz zaten katillerin elindeyiz bir de ellerine malzeme mi vereceksin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor zamanlar bunlar. Tek umudum bu kamplara ayrılmışlık halinin son demlerini yaşıyor olmamız. Böyle olmasını çok isterim. Çok iyi bir sol partinin gelmesini isterim. Kafası kesilmiş kimliklerin üzerine geldi gençler. Katillerin elinde bir orman yakıldı. Birey olarak tek çıkış yolu var: Eğer iyi hissetmiyorsan kendine hemen sor; ‘Benim rüyam nedir? Neyin hayalini kuruyorum?’ Onu tespit et ve bir şekilde onu yapmaya çalış.&lt;br /&gt;Benim şimdiki rüyam mı nedir? Yeniden Türkçe bir kitap yazmak. Tekrar tiyatroda oynamak.  Brecht’in en ünlü talebeleriyle çalıştım, hâlâ da çalışıyorum ama ülkemde bir oyun sahnelemem hiç teklif edilmedi bana. Buradaki çocuklar tarafından sevilmek isterim. İsterim burada sevilmeyi. Hem iyidir sevilmek, bir kaç dil arasında gidip gelmek.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HALİÇLİ KÖPRÜ&lt;br /&gt;E. Sevgi Özdamar&lt;br /&gt;Çeviri: İlknur Özdemir&lt;br /&gt;Turkuvaz Kitap, 2008&lt;br /&gt;264 sayfa, 19 YTL.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-2634007651124931446?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/2634007651124931446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=2634007651124931446' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/2634007651124931446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/2634007651124931446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2008/11/sz-damar-atlaynca.html' title='Söz damarı çatlayınca...'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJ0Fyp6ACI/AAAAAAAAADA/fjd69J9_Z94/s72-c/em.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8104587585292429895.post-6250082410688466872</id><published>2008-11-29T15:53:00.000-08:00</published><updated>2010-07-14T12:31:16.052-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan'/><title type='text'>'Yaratıcılık daktiloda başlar ve biter'</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJ4Q4Kpk8I/AAAAAAAAADQ/KElT-GknRZw/s1600-h/buk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJ4Q4Kpk8I/AAAAAAAAADQ/KElT-GknRZw/s400/buk.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274410344954565570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:'courier new';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Ağustos, Charles Bukowski’nin doğum günü. Ona bir selam gönderelim dedik. Merak etme Hank, lafı fazla uzatmayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda Aricioglu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisiyle röportaj yapan Sean Penn’e ‘Mutlu musun’ diye soruyor Bukowski, ‘Evet’ diyor Sean Penn. ‘Sıklıkla mı?’ diye tekrarlıyor soruyu, ‘Evet’ diyor yine... ‘Beni hayal kırıklığına uğrattın Sean’ diyor sonra. Bukowski hayatı pek hoş bulmazdı ve hayat da onu. Fakat her gün içerek intihar etmesine karşın onun şiirleri ve hikayeleri yaşamı kutlar. Alkolü, kadınları, ölümü, aşkı, nefreti öyle çiğ kelimelerle anlatır ki, onu okurken fotoğrafı çekilen bir insanın tedirginliğini hissedersiniz. Karşınızda deklanşöre rastgele basan bir adam vardır ve siz kasıldıkça daha çirkin çıkarsınız fotoğrafta. Onun tek ümidi, insanın kim olduğunu anlamaya yetecek bir süre boyunca kıpırtısız kalabilmesi, ve lütfen biraz rahat olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balinaların kurtarılmasını, nükleer santrallerin yıkılmasını umursamayan, kadınlarıyla yaşadıklarını sansürsüz anlatan bu adam ahlaksız bulunur. Oysa biz onu kutluyoruz çünkü o, karmaşık şeyleri basitçe söyleme çabası yasasına göre yaşar. Bir şairdir ve şiirden nefret eder. Özellikle de şiir dinletilerinden... ‘Hayat memat meselesi olmadığı sürece kimse çıkıp şiir okumamalı sahnede. Seyirciye şiir okumakta aşırı bir kendini beğenmişlik söz konusu, yaratıcılık daktiloda başlar ve orada biter’ diyor koca adam. Adının sıkça beraber anıldığı Beat Kuşağı yazarlarından ‘sahtekarlar’ diye bahsetmesi biraz da bu yüzden; onlar yalnız kalamaz ve alkışa gereksinirlerdi. Kitaplarının edebiyat derslerinde okutulduğunu duyduğunda da dehşete kapılıyor; ‘Egosunu büyük E harfiyle hissettiğim büyük bir aldatmacaydı edebiyat. Sıkıcı, donuk, yapay bir oyun, insani yanı eksik. İstisnalar var elbette ama ben yine de yüzyıllardır süregelen bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum edebiyatın. Kitabı açıyorsun ve uyuklamaya başlıyorsun.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıları yeraltının eksiksiz bütün yayınlarında yer bulmuş Bukowski, ‘Tamam be adam, anladık her şeyden nefret edebiliyorsun, zil zurna sarhoşsun ve devamlı tekrar ediyorsun kendini’ diyen saldırgan okuyucuya bayılır. ‘Nefret mektupları yazanlar mavi çizgili kağıda yazarlar genelde. Ve insana kanı çağrıştıran koyu bir mürekkep kullanırlar. Dolma kalemi fazla bastırılar ve dilbilgisinden habersizlerdir. Düşünceleri kesilir, tekar başlar. Ne dediklerini pek anlayamazsın ama o kara nefreti hissedersin’ diyerek anlattığı düşmanlarını yiyerek beslenir. Şöyle güzel bir tarafı vardır Bukowski okumanın; düşünmezsiniz... Düşünmezsiniz çünkü her şey neyse odur zaten, ne bir eksik ne bir fazla. İyimserlik de, tıpkı kötümserlik gibi insanın olup bitene uyum sağlamasını engelleyen bir zayıflıktır bu adamın gözünde. Bukowski’nin, ‘kural olarak yarı kaçık, ödlek ve kişiliksizdir şairler’ derken kendisinden de bahsettiğini bilmek ne hoştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlamak gerekirse, ki gerekir, 2000 yılında Açık Radyo’nun duyurduğu ‘Amma Hikaye’ programında Bukowski’nin ‘Kasabanın En Güzel Kızı’ adlı hikayesi okunmuş ve radyo bu sebeple on beş gün sessizliğe mahkum edilmişti. Radyonun karara itirazı önce kabul edildi ama aylar sonra kararı durdurma kararını durdurma kararı alınınca on beş gün sustu radyo. Dava devam ediyor. 2000 yılında Charles Bukowski’nin duyanları hayrete düşürecek kadar yumuşak olan sesi de sustu. Ne diyorduk? Dava devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUKOWSKİ’Yİ HİÇ İLGİLENDİRMEYENLER:&lt;br /&gt;Topluca dans etmek&lt;br /&gt;Piknikler&lt;br /&gt;Televizyon&lt;br /&gt;Şiir dinletileri&lt;br /&gt;Basketbol maçları&lt;br /&gt;Müzeler&lt;br /&gt;Ev köpekleri&lt;br /&gt;Dünya tarihi&lt;br /&gt;Çocuk Oyunları&lt;br /&gt;Büyük Oyunları&lt;br /&gt;Büyük sanat eserleri&lt;br /&gt;Protesto gösterileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAM TERSİ&lt;br /&gt;Hamburgerinden bir ısırık alırken teceavüzcünün duygu ve düşünceleri&lt;br /&gt;Sokak köpekleri&lt;br /&gt;Yoksulların, kaçıkların odaları&lt;br /&gt;Fabrikada hayat&lt;br /&gt;Sokakta hayat&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8104587585292429895-6250082410688466872?l=insancalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://insancalar.blogspot.com/feeds/6250082410688466872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8104587585292429895&amp;postID=6250082410688466872' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/6250082410688466872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8104587585292429895/posts/default/6250082410688466872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://insancalar.blogspot.com/2008/11/yaratclk-daktiloda-balar-ve-biter.html' title='&apos;Yaratıcılık daktiloda başlar ve biter&apos;'/><author><name>sade</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_EX5DJU3D3XI/STJ4Q4Kpk8I/AAAAAAAAADQ/KElT-GknRZw/s72-c/buk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
