Perşembe, Eylül 22, 2016


A year, or years I should say, passed. So many people dreams visions realities. forgotten abandoned trespassed altered.
Years of illusion addiction aloofness misunderstandings impulsiveness insecurities disguised as love. Years of chaos alter-egos imaginary friends epiphanies and pretentious forgiveness.
There is more. There is punishment guilt pain tearing. There is looking within and the price of looking within.
Suddenly it appears. A glimpse of the huge nothing. the void. the vast thingless timelessness. The rise of the nada. Oh and look there I am. Hello me. I am nowhere. I never was. I am not. I never will be.
And the darkness. Oh Hello Darkness I'm walking through you if I may. And as I walk I know: it wasn't there for me to fight it. it just is.
it's darkness doing his own business being dark. so I realize I should be doing mine being this curly funny confused being with a strangely wired delete button. and for some unknown reason i feel this immense love for all that i am and i am not. I feel completely unbreakable while my shattered pieces are bigbanging over and over again.
this is love. this is life. a pulse.

Pazar, Aralık 18, 2011

'İçimde kalan bir şey yok'



Cesaria Evora gitmiş. 2006'da konuşma şansına nail olmuştum. Nur içinde gezsin.



Açık Denizin Zigzagları ve Esleri

Cesaria Evora nam-ı diğer Çıplak Ayaklı Diva, son albümü Rogamar’ın turnesi kapsamında 8-9-10 temmuz tarihlerinde İstanbul, Bodrum ve KKTC’de vereceği 3 konserle dinleyiciyle buluşacak.

(Rolling Stone, 2006. Seda Arıcıoğlu)

Haritanın her köşesine iç geçirerek bakan potansiyel bir gezgin değilseniz ve fakat Cabo Verde'nin nerede olduğunu biliyorsanız muhtemelen Cesaria Evora ile tanışıksınız. Atlas Okyanusu’nda 15-17 kuzey paralelleri arasında yer alan 10 volkanik ada ve sekiz adacıktan oluşan Cabo Verde’nin geleneksel müziği, bu güzel insan sayesinde semaları ve okyanusları aşıp neredeyse blues kadar evrensel bir müziğe dönüştü.
1941 yılında Mindelo’da (Cabo Verde) doğan Cesaria Evora’nın müzik kariyerinin yetimhane korosunda başladığı söylenebilir.16 yaşında büyük bir aşkla bağlandığı gemici sevgilisi Eduardo’dan Cabo Verde geleneksel müziğini öğrenip yerel barlarda morna denilen; aşk, neşe, karşılaşmalar ve terkedişleri daha doğru bir ifadeyle hayatı ama özellikle adadaki hayatı anlatan şarkıları seslendirdi. Bugün 65 yaşında olan Evora’nın hayatına belki de makas değiştirten bu eski aşkı hatırlayarak, SG Gigante marka Portekiz sigarası ve konyakla derinleşmiş sesiyle ‘En büyük aşkım müzik oldu benim. Erkekler gelir ve gider ama müzik hep hayatınızdadır’ deyiverişinde, insanı bilmenin ve insanla başetmeyi öğrenmenin yol açtığı tevazuu ve vurdumduymazlık ne güzel bir arada yaşıyorlar.
Adanın 1975’te Portekiz kolonisi olmaktan çıkması Çıplak Ayaklı Diva’ya sesini daha geniş kitlelere ulaştırma şansı verdi. O yıllarda yüksek sosyetenin kabulünü kazanması aklına ayakkabı giyme düşüncesini falan getirmedi. Le Monde gazetesinden Veronique Mortaigne’in " Cesaria Evora, capcanlı bir ellilik, hınzır bir sadakatle morna söylüyor... O bar şarkıcılarının aristokrasisine aittir" diyerek gönderme yaptığı yıllar için Cesaria ‘tek bildiğim o deneyimin bana çok şey öğrettiği ve müzikal yaşantımın en harika dönemlerinden biri olduğudur’ diyor.

Sanatçının, ilk albümü ‘La Diva aux Pieds Nus’yu kaydedeceği 47 yaşının öncesinde yaşadığı 10 sene onun müzikten bile koptuğu kara yılları olarak bilinir. Evora’nın De Silva isimli genç bir Fransız prodüktörün Paris’te albüm yapma teklifini ‘kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı ve Paris’i daha önce görmediği için’ kabul ettiği 1988 yılından bugüne değin süren yaratım süreci düşünüldüğünde o on kara yıl bir hazırlık dönemi olarak algılanabilir.

Cesaria Evora’nın ‘Deniz, adada yaşayan insanlar için hep oradadır, aklımızdan çıkmaz. Bizi saklar ve korur. O umut kaynağıdır. Adına sık sık dualar edilir. Cabo Verde’de çoğu insan bu sonsuz büyüklükten beslenir’ diyerek anlatığı son albümü Rogamar (Roga:dua etmek, mar:deniz) Mindelo, Paris ve Rio de Janerio’da kaydedildi. Albümün prodüktörü; 1999’dan beri sahnede Cesaria’ya eşlik eden piyanist Fernando Andrade. Piyano, cavaquinho (Gitar ailesinden, dört telli, küçük Portekiz çalgısı), biraz saksafon ve vurmalılar Cesaria’nın yumuşak sesiyle beraber deniz'le sohbetteler. Portekiz kreole dilindeki şarkıların ne dediğini anlamadan söylediklerini hissediyoruz; işte tam da buna müzik deniyor...


Deniz sırdaşımdır


Deniz, dur ve dinle
Dinle Şikayetimi
İyi dinle
Kederime gülüp geçme
Bu alemin koca dili
Senin derinliklerinen bile uzun
Kalbimi kırdı, aşkımdan etti beni
Haksızsam söyle
Sırdaşım ol benim
Acımı paylaş
Sevincimi de
(The Sea Is My Confidant, Rogamar, 2006)

Haritada ne kadar baştan çıkarıcı görünüyor. Dünyanın en güzel noktasında sanki Cabo Verde...
Evet :) Cabo Verde hepsi de harika bir iklime sahip, on ayrı adadan oluşuyor. Enfes balıklarımız, deniz ürünlerimiz ve güzel kadınlarımız var. Biz hayatımızın günden güne nasıl bir şekil aldığını müzikle ifade ederiz. Müziğimiz aşktan, göçten ve tabii ki bizi çevreleyen denizden söz eder. Yani bizim için önemli olan her şeyden. Kap Verde; Atlas Okyanusunda, Moritanya açıklarında küçük bir ülke ama her zaman dış dünyaya açık bir ülke olmuştur. Coğrafi konumu sayesinde birçok üçüncü dünya ülkesinden çok daha şanslı durumdadır. Adalarda birçok farklı müzik türü dinlenir; rap, reggae, rock, pop, folk, samba, bossa ve diğerleri… Ama şu sıralar en çok dinlenen Zouk. Benim müziğim ise geleneksel Kap Verde müziğidir, ben sadece Kap Verde müziğinden beslenirim.

Bu on adada yaşam biçimi veya kültürel yapı anlamında bir bütünlük var mı?
Adalar coğrafi olarak birbirlerinden çok farklıdır. Bazı adalar volkanik dağlarla kaplıyken, diğerleri dümdüzdür ve manzara inanamayacağınız ölçüde değişir. Ama buna rağmen yaşam biçimi adadan adaya öyle büyük, belirgin farklılıklar göstermez .

İlk kez 47 yaşında ayrılmışsınız adadan..
Çok genç yaşlardan itibaren doğduğum adada ve diğer Kap Verde adalarında şarkı söyledim. Ama daha sonra yapımcım ve menajerim olacak José de Silva ile ilk karşılaşmamız Lizbon’da gerçekleşti. Cabo Verde’den ayrıldığımda 47 yaşında olduğum doğru. Avrupa’ya geldiğimden beri hayatım çok değişti. Özellikle de mali açıdan ki, bunların hepsi Fransa sayesinde oldu. Öte yandan, CaboVerde’den ayrılmasaydım, hayatıma ve müziğime ülkemde devam etmiş olacaktım sadece.


Şansa inanır mısınız?
Sanırım hayatım boyunca hep çok şanslı oldum. İçimde kalan bir şey yok. Düşünüyorum da başıma gelenler hep mutluluk verici şeyler ve ben bundan faydalanabildiğim kadar çok faydalanacağım. Benim kaderim böyle yazılmış diye düşünüyorum. Bu kapı benim için açıktı ve içeri girmeyi başardım. Ben rüyalara inanmam. Güzel rüyalar gördüğüm çok oldu ama uyandığımda... İşte bilirsin... Hepsi sadece bir rüyadır...

Fantcha’yı Amerika’da kalması için yüreklendirmiş, ona “her ülkenin bir Tanrısı vardır” demişsiniz…
Fantcha çok yakın bir arkadaşım. Benden çok daha genç olmasına rağmen uzun zaman içtiğimiz su ayrı gitmedi. Cabo Verde’de sanat kariyeri yapmanın ne kadar zor olduğunu bildiğim için onun Amerika’ya gitmesine yardımcı oldum. Cabo Verde’den ayrılan birçok sanatçı iyi kötü müzik tutkularını sürdürebildiler. Fransa, Portekiz, Hollanda ya da başka yer olsun fark etmez, sonuçta nerede olursak olalım Tanrı bize el uzatır..

Biz de inanırız buna :) Türkiye'yi daha önce de ziyaret ettiniz.. Burada kesinlikle söyleyeceğiniz şarkılar nedir?
Evet Türkiye’yi çok sık ziyaret ettim. Çok da seviyorum ama bir turist olarak gezmeye pek vaktim olmuyor. Toplum olarak gideceğiniz yönü belirlemek size, ülkenize bağlıdır. Şarkılar sürpriz olsun ama Sodade’ı mutlaka söyleyeceğim!

Hayatınız iyi bir film olur mu?
Hiç sinemayla uğraşmadım. Oyunculuk kabiliyetim pek yok. Benimle ve Cabo Verde ile ilgili kitaplar ve filmler var. Yine de neden olmasın? Anlatacak çok şeyim olurdu.

Müzisyen bir aileden geliyorsunuz, tek vokalist sizsiniz.
İyi bir sese her türlü enstrüman eşlik edebilir çünkü iyi bir ses her türlü enstrümana eşlik edebilir. Güzel melodisi olan güzel bir şarkıyı söylerken size eşlik edilmesinden daha güzel ve güçlü bir şey bulmak çok çok zor.

Bu katarsis size iyi geliyor olmalı.
Müziğimiz hem melankolik hem de neşelidir. Kesinlikle hüzünlü bir müziktir ama mutluluğu da barındırır. Sanırım ben de öyleyim.

Adanın kültür elçisi seçilmeniz hayatınıza politikayı soktu mu?

Açıkça söylemek gerekirse politika beni hiç ilgilendirmiyor. Ve bu işlerden hiç anlamıyorum zaten.

Siz insanın içini ısıtıyorsunuz çünkü. Sevgi dolusunuz.
Başka türlü nasıl olunur bilmiyorum..


8 TEMMUZ 2006 SAAT:21.00 - YILDIZLI TURKCELL GECELERİ - BODRUM ANTİK TİYATRO
9 TEMMUZ 2006 SAAT 22.00 - ISTANBUL - A'JIA
10 TEMMUZ 2006 SAAT 21.00 - 10.MAGUSA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ, KKTC- SALAMİS ANTİK TİYATRO




1988 Lusafrica tarafından doldurulan ilk albüm La Diva aux pieds nus piyasaya çıkar.

1990 Akustik morna ve elektrik koladeralar barındıran Distino di Belitada’dan sonra tamamıyla akustik kayıtla farklı bir şey denemeye karar verirler.

1991 İlk akustik albümü Mar Azul için Fransa'da verdiği konserler az sayıda Cabo Verdeli hayranı çeker fakat Angouleme Konseri basının ilgisini uyandırır

1992 Miss Perfumado Fransa'da piyasaya sürülür. Basın, Cesaria'yı Billie Holliday, Edit Piaf gibi sanatçılarla karşılaştırır.

1993 Miss Perfumado 300,000’den fazla satarak bir hit albüm olur. Lizbon’daki ilk konserde polis içeri giremeyen hayran kitlesini uzaklaştırmak zorunda kalır.

1994 BMG'yle anlaşma imzalanır ve şirket Sodade, les plus belles Mornas de Cesaria adı altında bir derleme piyasaya sürer.

1995 Cesaria albümüyle ilk Kuzey Amerika turuna başlar. Madonna, David Byrne, Brandford Marsalis ve New York sosyetesi onu görmek için Bottom Line yollarına düşer. Goran Bregovic, Underground(Emir Kustrica) filmmüzikleri için Ausencia şarkısını seslendirmesini teklif eder.

1996 Fransa (40 konser), İsviçre, Belçika, Brezilya, Almanya (11 konser), Hong Kong, İtalya, İsveç, ABD ve Kanada (30 konser), Senegal, Fildişi Sahilleri ve Queen Elizabeth Hall'de ilk Londra konseri.

1997 Cabo Verde, Grammy ödüllerine aday gösterilir.
1998 BMG, Büyük Umutlar filmmüziği olarak bir önceki sene kaydedilen "Besame Mucho" yu (İspanyolca olarak) içeren, ilk Best of Cesaria Evora albümünü piyasaya sürer. Bu albüm, üç ay sonra Fransa'da altın albüm ödülünü alır. 

1999 ABD'de 1998'de çıkan Miss Perfumado Grammy’e aday gösterilir. Cafe Atlantico piyasaya sürülür.

2000 Café Atlantico Grammy’e aday gösterilir ve Cesaria, Fransız Victoire de la Müzik ödüllerinde "En İyi Dünya Albümü" ile ödüllendirilir. İlk büyük Güney Amerika Turuna başlar

2001 Cesaria, 8. stüdyo albümü Sao Vicente di longe’de yaklaşık altmış müzisyen, düzenleyici ve ses mühendisi ile beraber çalışır. Albüm, Café Atlantico kadar büyük bir başarı elde eder. ABD'de Grammy ve Fransa'da ‘Victoire de la Music’ ödülleri için aday gösterilir.

2002 BMG, en beğenilen parçaların canlı performanslarını ve Cesaria’nın yakın arkadaşı, Angola müziğinin en iyi vokal sanatçılarından Bonga ile beraber seslendirği ‘Sodade'nin yeni versiyonunu derleyerek bir Antoloji çıkarır; Cesaria Evora Anthology. Aynı yıl Live In Paris DVD’si de piyasaya çıkar.

2003 Güncel Dünya Müziği Kategorisinde Voz D’amor albümüyle Grammy ödülü alır.

2004 Live D'Amor (DVD) piyasaya çıkar.

2006 Rogamar. Cesaria Evora şu anda albüm turnesinde.


• Cabo Verde (Cabo Verde Cumhuriyeti, Başkent:Praia) Atlas Okyanusu’nda, Senegal ve Moritanya açıklarında yer alan bir Afrika ülkesidir.
• Adalardan en büyükleri (Santiago, Santo Antao, Boa Vista) 50-60.km. uzunluğundadır.
• Ada dört mevsim yaz yaşar. Ağustos, eylül, ekim yağmur aylarıdır ama yağış oranı yıldan yıla ve adadan adaya değişir ve sağı solu belli olmaz. Deniz suyu sıcaklığı: En düşük 21°(şubat, mart), en yüksek 25° (eylül,ekim)
• Geleneksel yemek: ‘catchupa’
• 1456’da Portekizliler adalara geldiğinde yerleşim yoktu.
• Adalar 1975’te Portekiz’den bağımsızlıklarını kazanana değin tipik bir koloni olarak köle ticareti için bir merkez ve liman konumundaydılar. Ekonomi halen Portekiz’e bağımlıdır.
• 1981 yılında adada tüm suçlar için ölüm cezası kaldırıldı.
• Ada, politik anlamda sakin ve istikrarlı oluşuyla anılıyor.
• Putumayo Dünya Müziği Serisi, Cabo Verde geleneksel müziklerinden derlediği bir albüm piyasaya çıkardı.

Perşembe, Kasım 25, 2010

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Barbar Senarist: John Milius


Coen kardeşlerin nefis filmi ‘Big Lebowski’yi hatırlıyor musunuz? Orada bir Walter vardı; incelikten bir gıdım nasiplenmemiş, barbar, şahane bir adam. Coen kardeşler, Walter’ı, yakın dostları John Milius’tan esinlenerek yazmışlar. Ne denir; hık demiş burnundan düşmüş Milius Walter’ın. Ya da tam tersi...

Seda Arıcıoğlu

‘Kıyamet’in (Apocalypse Now) senaristi, ‘Barbar Conan’ın yönetmeni Milius, Bahçeşehir Üniversitesi’nin davetlisi olarak İstanbul’daydı. Milius, MEDAM’ın (Medeniyet Araştırmaları Merkezi) ilk belgesel projesi olan ve Prof. Dr. Bekir Karlığa tarafından yazılan ‘Batı'ya Doğru Akan Nehir’ projesinin süpervizörü olacak.

Tempo: Bu proje ilginizi neden çekti?
John Milius: Oldum olası tarihe meraklıyım. Medeniyet araştırmaları, tarihin önemli bir parçası. 'Batı'ya Doğru Akan Nehir', bu anlamda bir şeyler yapabilmenin yanı sıra, bu alanda iyi niyetli ve fikirsel düzeyde bir çalışma olacağı için ilgilendim.
 
T.: Ortada senaryo yok. Ya iyi bir senaryo gelmezse?
J.M.: Her şey o kadar zor ki... Elimizden geleni yapacağız. Biz ne yapmak istediğimizi biliyoruz, önemli olan da bu.
 
T.: Yapmak istediğiniz tam olarak nedir?
J.M.: Politikanın ötesinde, medeniyetin ruhuyla ilgili bir şey yapmak istiyoruz.
Savaşlar hep oldu ve olacak. Biz bu belgesel TV dizisi ile diyeceğiz ki: “Tamam savaşın. İlle de savaşmak istiyorsanız, bari kiminle savaştığınızı bilin.”
 
T.: Bir röportajınızda, “Beni, Batı medeniyetleri için bir tehlike olarak görüyorlar” demişsiniz. Neden böyle?
J.M.: Aslında sözünü ettiğiniz cümle bir şakaydı; ama bir yerde de doğru. Ben barbar bir adamım biraz. O yüzden, bu projede yer almamı da son derece ironik buluyorum.
 
T.: Bir gazetede, koyu bir milliyetçi olduğunuz, bireysel silahlanmayı desteklediğiniz yazıyordu. Öyleyse bu durum belgesele nasıl yansıyacak?
J.M.: Ben herkes kadar milliyetçiyim. Hem milliyetçiyim hem kendimi reenkarne olmuş bir Romalı olarak görüyorum. Milliyetçi olmam diğer kültürlere ilgi duymamı engellemiyor. Özellikle film yapımcıları arasındaki konumuma baktığımda, kendimi bir üçüncü dünya ülkesi olarak görüyorum. A listesinde yer almadığım kesin. Ayrıca gerçekten öyle olsaydım, Osmanlı İmparatorluğu hakkında bir şeyler bilir miydim? Hillary Clinton veya Obama’ya sorun bakalım. Osmanlı hakkında bir şey biliyorlar mı?
 
T.: Siz nasıl bilirsiniz Osmanlı’yı?
J.M.: O dönem için bir istikrar unsuru olduğunu düşünüyorum.
 
“Korkuya inanmıyorum”
 
T.: Hollywood’dan neden nefret ediyorsunuz? (Ediyor musunuz?)
J.M.: (hahuhaha) Evet, çok. Çivisi çıkmış bir yer olduğunu düşünüyorum. Kötü bir lise gibi. Son derece düşük değerlere sahip. Popüler olana değer veren bir sisteme dönüştü. Beni, asla Hollywood’u savunurken göremezsiniz. Her zaman ona karşı savaşacağım.
 
T.: Hollywood da sizden pek hazzetmiyor bildiğim kadarıyla. Neden?
J.M.: Oraya uymuyorum işte. Zaten hiç sosyal bir adam değilim. Onların oyunlarını oynamadığım, asla da oynamayacağımı bildikleri için sevmiyorlar beni.
 
T.: Ne çeşit bir oyun oynamak lazım orada sevilmek için?
J.M.: Uzlaşma içinde olman lazım. Gücün onların elinde olduğunu kabul etmen ve ölesiye korkman gerekiyor. Sanki kaderin onların iki dudağının arasındaymış gibi. Ben korkuya inanmıyorum.
 
T.: Şu meşhur Hollywood yıldızları için de durum böyle mi?
J.M.: Hollywood’da yıldız falan yok. Lisede popüler olmak gibi bir şey onlarınki. Değerli işleri olanlar değil, şu veya bu sebepten popüler olmuş insanları, halkın seksi bulduklarını en iyi yapımlarda oynatıyorlar.
 
T.: Hollywood’a ilk adım attığınız dönemde de böyle miydi?
J.M.: Eskiden yıldız yaratırdı stüdyolar. Şimdi uğraşmıyorlar. Ben epey ‘asi’ bir karakter olmama rağmen, işime saygı duyduklarından, bana da değer verirlerdi. Çok daha özgürdüm. Hollywood, ABD’nin geri kalanından farklı bir tavır takınır hep. Yabancı yapımları baskılar. Neyse ki artık etkisi bitiyor. Ölüyor.
 
T.: Peki alternatifi de doğuyor mu?
J.M.: Bağımsız sinema. Dünya sineması. Zaten asla yazmıyorum Hollywood için. Uluslararası yapımlarda çok daha özgür oluyor insan.
 
T.: Senaristlerin grevi bitti. Sonuçtan memnun musunuz?
J.M.: Hayır. O aptal Oscar törenlerini mutlaka iptal ettirmeliydiler. Oscar, Hollywood’un mezuniyet gecesi gibi. Gerçekten nefret ediyorum. Bu grevden çıkacak en şahane sonuç, stüdyoların yerle bir edilmesi olurdu. Bir an evvel talan edilmeli Hollywood.
 
T.: Siz gerçekten de Big Lebowski’nin kankası Walter kadar ‘vahşisiniz’. Bu kadar nefret ettiğinize göre Oscar’ı, Coen kardeşlerin almış olmasına da sevinmemişsinizdir?
J.M.: Çok sevindim. Benziyoruz değil mi Lebowski ile... Coen kardeşler, ‘Barton Fink’teki yayınevi patronunu –biliyorsunuz, o da benim gibi kaba, barbar ruhlu bir adamdı- canlandırmamı istemişlerdi. “Yapamam, donar kalırım. Siz kendinize bir oyuncu bulun” dedim. Onlar da buldu; zaten Michael Lerner, Oscar’a aday oldu o rolle. Sonra, “Madem sen oynamıyorsun, biz de seni yazarız” dediler. Ve Walter doğdu. Evet, çok başarılılar bu konuda. Hayattan, zamandan daha büyük karakterler yaratabiliyorlar.
 
“Bush’tan asla hoşlanmadım”
 
T.: Daha önce İstanbul’a keşif için geldiğinizi okudum. Ne keşfiydi bu?
J.M.: Buraya, kafamızda birçok farklı projeyle gelmiştik ama asıl amacımız, ‘Roma’ dizisini (CNBC-e’de yayımlanan ‘Rome’) burada çekip çekemeyeceğimizi görmekti. Eğer bir gün Roma hakkında bir film yapacak olursak, kesinlikle burada çekeceğiz.
 
T.: Diziyi neden burada çekmediniz o halde?
J.M.: HBO! Sağolsunlar, burada rahat çalışamayacaklarını düşündüler. İngiltere’nin o karanlık havasında çalışmak daha rahat, daha münasip geldi onlara.
 
T.: Türk sineması hakkında bir fikriniz var mı?
J.M.: Genç ve sağlıklı olduğunu söyleyebilirim. Ama hiç hatırlamıyorum bir Türk filmi izlediğimi. Bunun sebeplerinden biri, dağıtımın iyi olmaması. Diğer sebep de Hollywood’un yabancı filmlere kendisini kapatmış olması. Fakat ben yabancı filmleri izleyerek büyüdüm. Özellikle Japon sineması. Kurosawa, izlemekten en keyif aldığım yönetmen. Ama Japon sineması da artık tamamen animasyona kaydı ki, animasyondan hoşlanmıyorum. Gerçek, kanlı canlı bir şeyler görmek heyecanlandırıyor beni. Yerel filmleri destekleyen biriyim. Sinemanın teknolojiye bunca bağımlı olmasını eleştirmekle beraber, internetle o filmlere ulaşma olasılığımız artacak.
 
T.: Türkiye hakkında bir film seyretmişsinizdir ama, şu meşhur ‘Midnight Express’i mesela.
J.M.: Ah! Evet. Onu seyrettim. Neden, bizim de öyle bir şey yapacağımızdan mı endişe ediyorsunuz?
 
T.: Sanmıyorum. Ama bu filmin etkisinden hâlâ kurtulamamış olmamız tuhaf…
J.M.: Kesinlikle. O film çok tehlikeliydi. Ama öyle olmayabilir veya etkisi uzun yıllar boyunca sürmeyebilirdi. Sizin bunun tam tersini gösterecek bir film yapmanız halinde olabilirdi bu ancak. Şunu itiraf etmek lazım ki bugün dünya Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyor. 
 
T.: Hem animasyon filmler hem de Hollywood hakkındaki düşünceleriniz, nostaljik biri olduğunuz hissini uyandırdı bende.
J.M.: Sanmıyorum. Filmleri seyrediyorsunuz işte, her şey ortada. Berbatlar. Ama ben Amerika’ya inanıyorum hâlâ. Kim bilir belki bir kahraman çıkar ve Amerika toparlar kendisini. Bu sahtelikten kurtulur. Galiba gelmiş geçmiş en şahane başkan Eisenhower’dı. İyi bir insan mıydı bilmiyorum ama Amerika onun zamanında iyiydi.
 
T.: Bay Bush?
J.M.: Ondan hiçbir zaman hoşlanmadım. Benim adamım Theodore Roosevelt’tir.

Sonsuza Kadar Cool

'Ölmüşleri düşünmek beni çıldırtıyor, iyisi mi hiç düşünmemeye çalışıyorum bunu. Ama onların ruhu hala burada, içimde; benimle beraber oradan oraya gezip başkalarına da akıyor. Beraber çaldığımız o halt havada bir yerlerde olmalı çünkü onu üfledik ve o sihirliydi…’

Bu sözlerin sahibi Miles Davis, 28 Eylül 1991’de öldü. Miles’ın ölümünün güzel tarafı, şüphesiz, onun doğmuş olması; O olmasaydı caz millerce yol alamayacak; evrilip, devrilip tekrar tekrar doğamayacaktı.

1926’da St. Louis'de doğduktan bir sene sonra şehir bir kasırga tarafından yerle bir edildi. Miles öfkesinin de trompeti böyle güzel çalabilmesinin de nedeninin o kasırganın içinde bıraktığı güçlü rüzgarlar olabileceğini düşündü.

İlerleyen yıllarda ‘konuşturmayı’ öğreneceği trompetiyle altı yaşında karşılaştı, oniki yaşına geldiğinde artık müzikten başka birşey düşünemez olmuştu. Liseyi bitirdikten sonra New York’a giderek müzik okulu Juilliard’a başladı. Miles’ın müziğe bakışında Fletcher Henderson ve Duke Ellington gibi insanların Amerika’da müzik yapan dahiler oldukları düşüncesi varken Juilliard’daki hocaları bu adamların adını bile bilmiyordu. Fakat hiç sevmediği ve zaten bir sene sonra bıraktığı okul onun müziğe başka yerlerden bakmasını sağladı. Hayran olduğu Bird, Prez, Bean gibi müzisyenlerin aksine Miles kütüphanelere, müzelere gider, her tür müzikte neler olup bittiğini bilmek isterdi; işin teknik kısımlarını bilmenin müziğin ruhunu öldüreceği düşüncesine taviz vermezdi.

Sahnede olduğu kırk yıl boyunca Charlie Parker, Gil Evans, John Coltrane, Prince, Chick Korea gibi en iyi müzisyenlerle beraber çaldı. Onun yeteneği, kimyası doğru bir grup oluşturup onları ateşlemek; kendilerini aşmalarını sağlamaktı. Müzisyenler vardır, ‘sık aralıklarla albüm yapmaktan hoşlanmıyorum, son beş senedir içime döndüm, yeni sesler deniyorum’ derler, albümlerini alırsınız, içinden aynı eski terane çıkıverir. Albümler boyu aynı parçayı söyleyerek sıkıcı olma günahını işlediklerini farketmezler bile. Miles böyle değildi; monotonluktan bir afet gibi kaçardı. Beraber çalıştığı müzisyenlerin çoğuyla yollarını olumlu bir noktada ayırmayı başardı. Anıları tazeleyip, sadık hayranları mutlu etmek için bile olsa yorgun şarkıları tekrar çalmak için dostlarıyla bir araya gelmedi.

Az insan tarafından dinlenir olmak karmaşıklığın, sıradan zekalarca kavranılamazlığın kanıtı olarak algılanır ve ustaların çoğu müziklerini geniş kitlelerin dinlemesini zaten istemediklerini söyler. Miles, müziğin sınırı olmadığını, nereye gideceğinin, nasıl gelişeceğinin limitsiz olduğunu, yaratıcılığın kısıtlandığı anda öldüğünü düşünürdü. Sefalet ve kasvette bir yarar bulamadığından yaptığı müziği daha fazla insanın sevmesinden hiç rahatsız olmadı.

Onun belki de en kıymetli özelliği kendi yapıtlarının büyüsüne kapılıp uzun sarhoşluklar yaşamamasıydı. İşini yapar, ödüllendirilirse sevinir- 1988’de İspanya’da kendisine şövalye ünvanı verilmişti mesela- eleştirmenlerin hakkında söylediklerine kulak asmazdı; yaşlı cazcıları olduğu gibi eleştirmenleri de tembel bulurdu, yeni bir müziği anlamakla uğraşmadıklarını söylerdi. Müziği hakkında dostlarının eleştirilerine kulak asardı sadece, çünkü birtek onlar Miles’ın gitmek istediği yeri bilirlerdi. ‘Kötü müzisyenler, müziği bugün duyamayan müzisyenlerdir, en kötüleridir onlar. Ben uzun yıllar yüksek perdede çalmadım çünkü duyamıyordum müziği. Tony, Herbie, Roy ve Wayne grubuma katılana dek. Onlar benim farklı duymamı sağladılar ve bunun için müteşekkirim onlara.’

Dizzy Gillespie’nin ‘tüm zamanların en iyi albümü’ dediği Gil Evans’lı ‘ Miles Ahead’ (1957), 1970’te çıkan ve en çok satan caz albümü olma özelliği taşıyan ‘Bitches Brew’, ‘Tutu’ (1986), ‘Amandla’(1989), 85’te kaydedilip, 89’da çıkan ‘Aura’.. Miles trompetiyle insansı sesler çıkarır, konuşur ama size asla ne hissetmeniz, ne düşünmeniz gerektiğini söylemez, cazın en can alıcı özelliği bu belki de; aynı kapıyı aralar ama her defasında başka bir yere çıkarsınız..

‘Benim için müzik ve yaşam tarzlara dairdir. Değişik tarzlar insanlarda değişik duygular uyandırır. Budur olay. Yaşam değişim demektir benim için. Müzik evrenselleşmiştir, geri dönemeyeceğin bir rahme girmeye çalışmanın anlamı yok. İnsan ana rahmine dönemez.’ Miles Davis lider yetiştiren bir müzisyendi. Siyah, asi ve son derece şıktı. Alkışlar sönmeden başka bir parçaya girmiş olurdu. Her zaman.

Seda Aricioglu, 2005

Sıkılma! Korkma! Titreme! Vazgeç!


''Yarın kör karanlıkta uyanacağım. Erken buluşalım. Sabah namazından sonra rakı içmek caizdir'' dedi Aydın Boysan. Bir öğle vakti, kalktık gittik Arif'in Çiçek Barı'na. Yalnız çok büyük bir günah işledik, 12 dakika çaldık zamanından Boysan'ın. Koca adam, yine de gülücükler, öpücüklerle karşıladı bizi. Ve başladık taze kitabı 'Ne Hoş Zamanlardı'yı, 68 yıldır 'içen' bir adamın demli yaşamını açmaya...

Seda Arıcıoğlu
Fotoğraf: Şükrü Polat

İnsan Aydın Boysan’la içince, ardından çok manalı şeyler yazmak istiyor. Okuyanı duygulandırmak. Çünkü ne yalan söyleyelim, eşsiz bir tecrübe onunla kadeh tokuşturmak. Kahkahalar atmak. Heyecanlanıp sözünü kesebilmek. Sonra uzun susup yan masaların muhabbetlerine dalmak. Ama olmaz. Çok duygusal bir şeyler yazamayız buraya. Kızar. Öyle tam duruyor ki karşımda. Sanki hiçbir noksanı yok hayatta. Sırıtmıyor. Ta içerilerden gülüyor. Adeta süslüyor oturduğu koltuğu. Başlıyor anlatmaya: 
 
“Tamım, evet. Bir heves, şiir yazmak kaldı içimde. Aslında çok genç yaşta başladım şiir yazmaya. Ama 16 yaşında yazdığım şiirleri 17’me gelince yırttım attım. 17’de yazdıklarımı 18’de. Artık fazla yırtmıyorum yazdıklarımı. Yüzde 100 bana güven vermeyecek bir şeyi ağzımdan da, kalemimden de çıkarmamaya çalışıyorum. Alıştırdım kendimi. Üstelik sadece çıkanları değil, girenleri de kontrol etmek lazım. Yolgeçen hanı değil bizim akılcağızımız. Çok dikkatli olmak lazım. Vakit az. İş çok.” Madem öyle, Aydın Boysan’ın ‘Ulan Zaman’ şiirinin finaline bakalım: “Gelelim o dünya piçine!/ O nasipsiz budala/ Kenar mahalle gezegenine.../ Al da O’nu/ Güneş’in cebine sok.”
 
Sanki bir şeylere homurdanır gibi bu şiir. “Neden homurdanıyor Aydın Boysan böyle?” “Homurdanmıyorum. 87’nci baharımdayım ben ve biliyorum artık; neşelenmek ota boka hüzünlenmekten çok daha zor bu hayatta. Biz ağlarız sık sık. Bu, kolaycılığa olan merakımızdandır.”

86 yaşında Aydın Boysan. 58 yıldır Suzan Boysan ile evli. 55 yıldır mimarlık yapıyor. İlk kitabını 63 yaşında yazmış: “Hayattan aldığım en büyük ders bu, hiçbir yaşta, hiçbir şey için geç kalınmış sayılmaz. Akla ne konabiliyorsa, başlamak gerekir. Hiiiç ama hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak bizim vicdan borcumuzdur.” Bugünlerde de 31’inci kitabını yazmanın sarsıntıları içinde. Kadim dostlarını anlatacak kitabında. Ondan birkaç kadeh önce göçmüşleri. “Ölümden korkmam, kurtuluşumuz oradadır. Kıyamet o kadar yavaş bir şey ki. Filmlerde anlatıldığı gibi kopmuyor o. Kuşaklara, yüzyıllara yayılan bir kıyamet olacak dünyada. Hiçbir şey tekrar yaşanamaz kuzucuğum. Zaman tekrar etmez. Her yaşanan olay bir kere yaşanır ve biter. Aynı hataları da tekrar tekrar yapmaz insan. Ya daha büyük hatalar yaparsın, ya daha küçük hatalar.”
 
Neredeyse her cümlesinden sonra gülüyor. Derinlerden gelen kesik bir kahkaha. Beavis gibi. “Bak sana ne diyeceğim. Zaman dördüncü boyut biliyorsun. Zamanı iyi değerlendirmek çok önemli. Annem öleli kırk sene oldu. Hâlâ onun korkusuyla çalışırım. Eve gelince boş durmam ben. Gece yarılarına kadar çalışırım. Bana soracak olursan, bunca yıl yaşamış olmamın sebebi de bu. Yapacak işlerimin olması.” Bu durumda içinden ölüm geçen bir Boysan şiiri: “Sıkılma!/ Uzun yaşamak mı? Hemen yaşlan!/ Ki alışasın/ Beleşçinin düşü, uzun yaşamak/ Yaşlanmadan/ Yaşlanmayı hızlandıran, yaşlanma korkusu/ Korkma!/ Ölümden korkan, zaten yaşamıyor/ Titreme!/ Yaşlanmanın sihri, vazgeçme gücünden doğar/ Vazgeç!”
 
Bu muhabbet burada bitecek. Giriş, gelişme sonuç yok. İşte rakı içiyorduk biz. Laf lafı açsın. Sonu düşünmeyelim, başı unutalım istiyorduk. Öyle de oldu. Her şeyi konuştuk. Hepsini yazamayız. Dile kolay, otuz kitaptan aforizmalar dağıldı masaya. Rakı sildi hepsini sonra. Gitme vakti geldi. Sallanıyoruz. O, hayatı bir kayıntı gibi gördüğü için sallanıyor, biz ise kolay mı, saatlerdir kadeh tokuşturmaktan bu eski demciyle... Her salınışta onunla aynı eğimi tutturduğumuz için seviniyoruz: “Gece başlıyor. Birazdan, kapı açılıp dışarı çıkılacak. Yine kirler arasında güzellikler arayacağız. Palavralı tezahüratı bırakalım. Kendimizi ateşe atmıyoruz ya!..”

****************************

“Rakı ne kadarsa en çok o kadar su koyacaksın. Buz ise fevkalade yanlış bir iş. Her kadehte kadehin başıyla sonu arasındaki konsantrasyon bozuluyor. Hem sen yedin mi bakalım buraya gelmeden evvel yemek? Yok! Oysa yemeliydin. İçmeye başlamadan önce, en az 1000 kalorilik bir yemek yemen gerekiyor. Boş mideye içki zımpara kâğıdı gibi iner. Bu, Birleşmiş Milletler’in yaptığı araştırmanın sonuçlarıdır. Ama çok var senin gibi ‘Ohooooo!’ diyen. İşte size bir kolay formül daha: İki üç dilim kızarmış ekmeği, üzerine sarmısaklı tereyağı sürerek yiyeceksin. Bunu yaparsan, Birleşmiş Milletler usulüne göre içersin rakını.”

                                              __________________
(1044 – 6 Aralık 2007)

Cuma, Şubat 26, 2010

adverse stockholm syndrome?

"The death of trainer Dawn Brancheau today at SeaWorld Adventure Park in Orlando, Florida at the hands of Tilikum, one of the largest killer whales in captivity, was a shocking, terrible tragedy..." Michael Reilly (Discovery News)

you name some animal a killer whale then make a big fuss about its "killing"!?

yes it is a "shocking, terrible tragedy" to captivate a whale who needs "space and complex stimulation, which only the ocean can provide"*.

*http://www.ehow.com/about_4567882_effects-captivity-killer-whales.html